Kesinlikle yeni ama muammalarla dolu bir çağa giriyoruz. Bu durum hepimizce malum ama asıl önemli olanı gözden kaçırıyoruz. Biz ülke olarak, toplum olarak bu çağda nasıl yer alacağız? Uyum mu sağlayacağız yoksa gerisinde mi kalacağız? Şuan mevcut gidişata bakınca açıkçası ümitli değilim. Çünkü okumaktan kendini geliştirmekten dahi uzak olan insanları basit algı operasyonlarına kapılmaktan bile uzak tutamıyorken yeni şeyler söylemek ve bunların anlaşılmasını beklemek ne kadar mümkün olabilir?
Çok uzun süredir mevcut ideolojilerin günümüz toplumlarının ihtiyaçlarını karşılamadığını iddia ediyorum ama ülkemizde henüz mevcuttaki ideolojileri anlamamış on binler varken bir ileri adım pek olanaklı görünmüyor gözüme. Milliyetçilik, Demokrasi, Cumhuriyet, Laiklik, Komünizm nedir bilmeyen, okuyup araştırmaya üşengeçlik ya da boş iş gözüyle bakanlara ne anlatabilirsin… Anlatamazsın! Diğer yandan ‘yaşarak öğrenme’ diye bir şey de var ki, en uzun, en zor öğrenme şekli olsa da en kalıcı değişim bu yolla gelişiyor bizim toplumumuzda.
Geçtiğimiz gün yoldan geçen bir grubun kulağıma hararetli sohbeti iyi bir örnektir bu duruma;
- Parlamenter sistem daha iyiymiş abi, vallahi billahi daha iyiymiş...
İçimden; e günaydın demek geldi… Amerika’nın başkanlık sistemini bekliyorlardı sanırım. ABD’de devleti oluşturan üç güç vardır:
- Yasama yetkisi: Kongre: Temsilciler Meclisi (Halkın Evi): 435 üye; Senato (Federe Devletlerin Evi): 100 üye. Yasalar burada yapılır.
- Yargı yetkisi: Federe devlet yargıçları seçimle göreve gelir. Federal Devlet yargıçları ise Senatonun onayı alındıktan sonra Başkan tarafından atanır.
- Yürütme yetkisinin başındaki Başkan ve yardımcısı seçimle işbaşına gelir. Bakanlar ve üst düzey bürokratik atamaların yapılması Senatonun onay vermesi halinde mümkün olur. Milletlerarası antlaşmaların geçerli olabilmesi için Senatonun 2/3 çoğunluğunun onayı gerekir.
Neyse efenim kıssadan hisse demem o ki; sokaklarda yediden yetmişe herkes ülkesinin hem güvenlik hem de ekonomik anlamda geleceği bakımından kaygıya düşmüş durumda. Haksız da sayılmazlar. Kendi içinde toplumsal bir dengeye gelememiş bir ülke çağın ve yeni dünya düzeninin getirileri karşısında nasıl dik durabilir? Toplumsal huzur bu bakımdan en önemli güçtür. Kendi içinde huzurlu olan aileyi düşünün, dışardan kim zarar verebilir onlara?
Daha önceki yazılarımda kaygılarımı sık sık dile getirdiğim; toplumsal huzursuzluğun artışı, fay hattının gerilmesi ve infiale açık hale gelmesi bu aileyi zayıf kılıyor. Siyasilerin kullandığı dilden giderek rahatsız olan halkın, siyasilere bakış açısı büyük oranda değişti-değişiyor.
Halk kendine patron istemiyor, ayrıştırmacı dil istemiyor. Huzur istiyor, emeğinin karşılığını istiyor, eşitlik istiyor, güvende hissetmek istiyor, üretim istiyor…
Sözün özü; tüm bunlar gerçekleşirse işte o zaman çağ ve yeni dünya düzeni, ne getirirse getirsin, ülkemiz her daim güçlü bir şekilde var olmaz mı?
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Özlem DOĞAN
SİSTEM ARIZASI
Kesinlikle yeni ama muammalarla dolu bir çağa giriyoruz. Bu durum hepimizce malum ama asıl önemli olanı gözden kaçırıyoruz. Biz ülke olarak, toplum olarak bu çağda nasıl yer alacağız? Uyum mu sağlayacağız yoksa gerisinde mi kalacağız? Şuan mevcut gidişata bakınca açıkçası ümitli değilim. Çünkü okumaktan kendini geliştirmekten dahi uzak olan insanları basit algı operasyonlarına kapılmaktan bile uzak tutamıyorken yeni şeyler söylemek ve bunların anlaşılmasını beklemek ne kadar mümkün olabilir?
Çok uzun süredir mevcut ideolojilerin günümüz toplumlarının ihtiyaçlarını karşılamadığını iddia ediyorum ama ülkemizde henüz mevcuttaki ideolojileri anlamamış on binler varken bir ileri adım pek olanaklı görünmüyor gözüme. Milliyetçilik, Demokrasi, Cumhuriyet, Laiklik, Komünizm nedir bilmeyen, okuyup araştırmaya üşengeçlik ya da boş iş gözüyle bakanlara ne anlatabilirsin… Anlatamazsın! Diğer yandan ‘yaşarak öğrenme’ diye bir şey de var ki, en uzun, en zor öğrenme şekli olsa da en kalıcı değişim bu yolla gelişiyor bizim toplumumuzda.
Geçtiğimiz gün yoldan geçen bir grubun kulağıma hararetli sohbeti iyi bir örnektir bu duruma;
- Parlamenter sistem daha iyiymiş abi, vallahi billahi daha iyiymiş...
İçimden; e günaydın demek geldi… Amerika’nın başkanlık sistemini bekliyorlardı sanırım. ABD’de devleti oluşturan üç güç vardır:
- Yasama yetkisi: Kongre: Temsilciler Meclisi (Halkın Evi): 435 üye; Senato (Federe Devletlerin Evi): 100 üye. Yasalar burada yapılır.
- Yargı yetkisi: Federe devlet yargıçları seçimle göreve gelir. Federal Devlet yargıçları ise Senatonun onayı alındıktan sonra Başkan tarafından atanır.
- Yürütme yetkisinin başındaki Başkan ve yardımcısı seçimle işbaşına gelir. Bakanlar ve üst düzey bürokratik atamaların yapılması Senatonun onay vermesi halinde mümkün olur. Milletlerarası antlaşmaların geçerli olabilmesi için Senatonun 2/3 çoğunluğunun onayı gerekir.
Neyse efenim kıssadan hisse demem o ki; sokaklarda yediden yetmişe herkes ülkesinin hem güvenlik hem de ekonomik anlamda geleceği bakımından kaygıya düşmüş durumda. Haksız da sayılmazlar. Kendi içinde toplumsal bir dengeye gelememiş bir ülke çağın ve yeni dünya düzeninin getirileri karşısında nasıl dik durabilir? Toplumsal huzur bu bakımdan en önemli güçtür. Kendi içinde huzurlu olan aileyi düşünün, dışardan kim zarar verebilir onlara?
Daha önceki yazılarımda kaygılarımı sık sık dile getirdiğim; toplumsal huzursuzluğun artışı, fay hattının gerilmesi ve infiale açık hale gelmesi bu aileyi zayıf kılıyor. Siyasilerin kullandığı dilden giderek rahatsız olan halkın, siyasilere bakış açısı büyük oranda değişti-değişiyor.
Halk kendine patron istemiyor, ayrıştırmacı dil istemiyor. Huzur istiyor, emeğinin karşılığını istiyor, eşitlik istiyor, güvende hissetmek istiyor, üretim istiyor…
Sözün özü; tüm bunlar gerçekleşirse işte o zaman çağ ve yeni dünya düzeni, ne getirirse getirsin, ülkemiz her daim güçlü bir şekilde var olmaz mı?