Gerçeği söyleyenler konuşmadan önce birbirine bakıyor,
yağcılık yapanlar ise sıraya giriyordu.
Çünkü padişah artık sadece hoşuna giden cümleleri duyuyordu.
Bir gün hazine nazırı hesap defterlerini getirdi.
Açık vardı.
Büyük açık.
Nazır konuşmaya başladı:
— Devletlü Hünkârım, sefer masrafları artmış, gelirler düşmüş…
Sözünü tamamlayamadı.
Genç bir saraylı araya girdi:
— Hünkârım, mesele para değil, itibar meselesidir.
— Büyük devletler cesaretle büyür.
Padişah başını salladı.
Nazır sustu.
Gerçek bir kez daha ertelendi.
Aylar geçti.
Halk arasında fısıltılar başladı.
Vergiler arttı.
Çarşıda huzursuzluk büyüdü.
Ama sarayda hâlâ aynı cümleler dönüyordu:
— Devletimiz hiç olmadığı kadar güçlü.
— Milletiniz size hayran.
Bir gece padişah uykusuz kaldı.
Sarayın arka bahçesine indi.
Orada yaşlı bir bostancı gördü.
Adam elindeki fenerle toprağı eşeliyordu.
— Ne yapıyorsun? dedi padişah.
Bostancı başını kaldırmadan cevap verdi:
— Çürüyen kökü temizliyorum Hünkârım.
— Yukarıdan bakınca ağaç sağlıklı görünür.
— Ama kök çürürse gövde bir gün ansızın devrilir.
Padişah sustu.
O an ilk defa şunu fark etti:
Sarayda herkes dalları cilalıyordu.
Kimse köke bakmıyordu.
Ertesi gün divanda farklı bir şey yaptı.
— Bugün beni öven değil, eleştiren konuşacak, dedi.
Salonda sessizlik oldu.
Çünkü dalkavukluk cesaret ister gibi görünür,
ama aslında korkunun başka adıdır.
Gerçeği söylemek ise risklidir.
O gün padişah şunu öğrendi:
“Yağcılık bir insanı güçlü hissettirir.
Ama gerçeğe uzaklaştırdığı ölçüde onu yalnızlaştırır.”
Güç, seni eleştirebilen insanları yanında tutabildiğin sürece sağlıklıdır.
Alıntı.
Tekrar görüşünceye dek,
Sevgiyle kalın.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Hülya AYTEKİN
Osmanlı’da genç bir padişah vardı
Tahta erken çıkmıştı.
Gücü vardı ama tecrübesi azdı.
En çok da şuna ihtiyaç duyuyordu:
Kendinden emin hissetmeye.
Ve saray bunu fark etti.
Önce küçük başladı.
— Hünkârım, sezgileriniz babanızdan da kuvvetli.
— Hünkârım, bakışınız düşmanı titretiyor.
— Hünkârım, siz doğuştan devletsiniz.
Genç padişah başta gülümsüyordu.
Sonra inanmaya başladı.
Sonra bu sözlere ihtiyaç duymaya başladı.
Bir süre sonra divanda farklı bir düzen oluştu.
Gerçeği söyleyenler konuşmadan önce birbirine bakıyor,
yağcılık yapanlar ise sıraya giriyordu.
Çünkü padişah artık sadece hoşuna giden cümleleri duyuyordu.
Bir gün hazine nazırı hesap defterlerini getirdi.
Açık vardı.
Büyük açık.
Nazır konuşmaya başladı:
— Devletlü Hünkârım, sefer masrafları artmış, gelirler düşmüş…
Sözünü tamamlayamadı.
Genç bir saraylı araya girdi:
— Hünkârım, mesele para değil, itibar meselesidir.
— Büyük devletler cesaretle büyür.
Padişah başını salladı.
Nazır sustu.
Gerçek bir kez daha ertelendi.
Aylar geçti.
Halk arasında fısıltılar başladı.
Vergiler arttı.
Çarşıda huzursuzluk büyüdü.
Ama sarayda hâlâ aynı cümleler dönüyordu:
— Devletimiz hiç olmadığı kadar güçlü.
— Milletiniz size hayran.
Bir gece padişah uykusuz kaldı.
Sarayın arka bahçesine indi.
Orada yaşlı bir bostancı gördü.
Adam elindeki fenerle toprağı eşeliyordu.
— Ne yapıyorsun? dedi padişah.
Bostancı başını kaldırmadan cevap verdi:
— Çürüyen kökü temizliyorum Hünkârım.
— Yukarıdan bakınca ağaç sağlıklı görünür.
— Ama kök çürürse gövde bir gün ansızın devrilir.
Padişah sustu.
O an ilk defa şunu fark etti:
Sarayda herkes dalları cilalıyordu.
Kimse köke bakmıyordu.
Ertesi gün divanda farklı bir şey yaptı.
— Bugün beni öven değil, eleştiren konuşacak, dedi.
Salonda sessizlik oldu.
Çünkü dalkavukluk cesaret ister gibi görünür,
ama aslında korkunun başka adıdır.
Gerçeği söylemek ise risklidir.
O gün padişah şunu öğrendi:
“Yağcılık bir insanı güçlü hissettirir.
Ama gerçeğe uzaklaştırdığı ölçüde onu yalnızlaştırır.”
Güç, seni eleştirebilen insanları yanında tutabildiğin sürece sağlıklıdır.
Alıntı.
Tekrar görüşünceye dek,
Sevgiyle kalın.