Pandemi dolayısıyla uzaktan eğitimin başladığı günlerde, televizyonun dahi olmadığı köyde ne yapacağımı düşünmüştüm...
Bir öğretmen olarak içim hiç rahat değildi.
Ve bir gece başımı yastığa koyduğumda kararımı vermiştim. Ertesi gün küçük bir kara tahta yapıp sırtladım.
Ve köydeki her eve tek tek gidip öğrencilerime ders vermeye başlamıştım.
Zaten en fazla sekiz hane, yirmi kadar çocuk vardı.
Her yola çıktığımda ise o karlı havada sırtına bir çuval almış, titreye titreye, köprü tarafına giden, Sülo'yu görürdüm.
Sülo, zeka seviyesi biraz düşük bir genç çocuktu.
Okulada gelmiyordu bu yüzden.
Annesi ölmüş babasıyla tek başına yaşıyordu görevli olduğum köyde.
Bir gün Sülo'nun evine gidip babasıyla konuştum.
Onada ders vermek istediğimi söyledim.-"İyi ya öğretmen bey sen bilin...
Ama o her sabah köprüye doğru gider.
Evde bağlasan bile durmaz heç-" dediğinde, hersabah Sülo'nun nereye gittiğini sordum.
Beni bekleyen var der.
O yana doğru gider.
Kimseye birşeyler demez-" diye karşıkık vermişti babası.
Küçücük köyde bitmek bilmeyen bir çekişme vardı aileler arasında.
Bir karış toprak için sınır kavgası ederlerdi sürekli.
Anladımki bu iş sadece çocuklara ders vermekle olmayacak.
Aileleri tek tek karşıma aldım.
Merhamet duygusunu anlattım... -" Birbirinize merhamet edin.
Bir karış toprak için bu küslükler kavgalar niye? -" diye defalarca anlatsamda, en ufak bir değişiklik olmamıştı insanlarda...
Yine kavga.
yine küslükler.
Ve bitmeyen hırsları.
Ne yapsam merhamet duygusunu yüreklerine koyamamıştım...
Hiç bıkmadan ise çocuklara ders vermeyede devam ediyordum.
Sülo'yu da sabahları evde bulamadığım için akşam üstü evine gitmeye başlamıştım...
Özel olarak zaman ayırıyordum ona.
Bir ay kadar kısa bir sürede ne kadar yol katettiğimizi görseniz şaşırırdınız eminim.
Sülo her derste gelişiyor, değişiyor ve zeka seviyesini katlıyordu.
Ama her sabah nereye gittiğini her soruşumda başını önüne eğer cevap vermezdi hiç...
Bir sabah erkenden kalktım.
Yine ders vermek için karatahtamı sırtlanmışken, o soğuk havada tir tir titreyerek sırtlandığı çuvalla köprü tarafına giden Sülo'yu görünce, nereye gittiğini sordum ısrarla.-"Beni tutma örtmenim... Bekleyen var beni...
Bekleyen var... -", deyip heyecanla koşup uzaklaşmıştı
.O karda köyden uzaklaşması çok tehlikeliydi...
Kara tahtayı yol kenarına koyup, ona hissettirmeden takip etmeye başladım.
Önce bir tepede,bir ağaç kovuğunda yavrulamış bir köpek ve beş kadar yavrusunun yanına gidip, çuvaldan çıkardığı yemekleri verdiğini gördüm.
Sonrasında ise, bir kilometre kadar ileride, eski, yıkık dökük harabe bir kulübede tek başına yaşayan yaşlı bir adamın evine girdiğini...
Eve iyice yaklaşıp, pencereden izlemeye başladım olanları.
Yaşlı adam gözyaşlarıyla karşılamıştı Sülo'yu.
O ise çuvaldan çıkardığı, meyveleri ve tandır ekmeğini koydu adamın önüne...
Sen hergün bekle beni olur mu ?
Sülo hergün gelecek merak etme-" demişti o içten gülümsemesiyle...
O an yaşlı adam hüngür hüngür ağlamaya başlamıştı.
İyice kulak kesildim ne dediğine.
Ve o gün bende bir ders almıştım ihtiyar adamın sözlerinden...
Şöyle demişti adam gözyaşlarıyla Sülo'ya:-"Ah benim güzel gönüllü evladım.
Sen olmasan ne yapardım ben? Açlıktan ölür giderdim herhalde bu dağ başında.
Hani öğretmen beyin sana ders verdiğini anlatmıştınya oğul.
Ders alırsın, elbet aklında zekanda gelişir...
Ama merhamet varya merhamet...
O insanın içinde doğuştan oluşan bir duygudur.
Ne dersle girer bir gönüle.
Ne de ısrarla... -"
Alıntı.
Merhamet duygunuzu kaybetmeyin, o duygu varsa insansınız.
Tekrar görüşünceye dek,
Sevgiyle kalın.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Hülya AYTEKİN
Beni bekleyen var!
Pandemi dolayısıyla uzaktan eğitimin başladığı günlerde, televizyonun dahi olmadığı köyde ne yapacağımı düşünmüştüm...
Bir öğretmen olarak içim hiç rahat değildi.
Ve bir gece başımı yastığa koyduğumda kararımı vermiştim. Ertesi gün küçük bir kara tahta yapıp sırtladım.
Ve köydeki her eve tek tek gidip öğrencilerime ders vermeye başlamıştım.
Zaten en fazla sekiz hane, yirmi kadar çocuk vardı.
Her yola çıktığımda ise o karlı havada sırtına bir çuval almış, titreye titreye, köprü tarafına giden, Sülo'yu görürdüm.
Sülo, zeka seviyesi biraz düşük bir genç çocuktu.
Okulada gelmiyordu bu yüzden.
Annesi ölmüş babasıyla tek başına yaşıyordu görevli olduğum köyde.
Bir gün Sülo'nun evine gidip babasıyla konuştum.
Onada ders vermek istediğimi söyledim.-"İyi ya öğretmen bey sen bilin...
Ama o her sabah köprüye doğru gider.
Evde bağlasan bile durmaz heç-" dediğinde, hersabah Sülo'nun nereye gittiğini sordum.
Beni bekleyen var der.
O yana doğru gider.
Kimseye birşeyler demez-" diye karşıkık vermişti babası.
Küçücük köyde bitmek bilmeyen bir çekişme vardı aileler arasında.
Bir karış toprak için sınır kavgası ederlerdi sürekli.
Anladımki bu iş sadece çocuklara ders vermekle olmayacak.
Aileleri tek tek karşıma aldım.
Merhamet duygusunu anlattım... -" Birbirinize merhamet edin.
Bir karış toprak için bu küslükler kavgalar niye? -" diye defalarca anlatsamda, en ufak bir değişiklik olmamıştı insanlarda...
Yine kavga.
yine küslükler.
Ve bitmeyen hırsları.
Ne yapsam merhamet duygusunu yüreklerine koyamamıştım...
Hiç bıkmadan ise çocuklara ders vermeyede devam ediyordum.
Sülo'yu da sabahları evde bulamadığım için akşam üstü evine gitmeye başlamıştım...
Özel olarak zaman ayırıyordum ona.
Bir ay kadar kısa bir sürede ne kadar yol katettiğimizi görseniz şaşırırdınız eminim.
Sülo her derste gelişiyor, değişiyor ve zeka seviyesini katlıyordu.
Ama her sabah nereye gittiğini her soruşumda başını önüne eğer cevap vermezdi hiç...
Bir sabah erkenden kalktım.
Yine ders vermek için karatahtamı sırtlanmışken, o soğuk havada tir tir titreyerek sırtlandığı çuvalla köprü tarafına giden Sülo'yu görünce, nereye gittiğini sordum ısrarla.-"Beni tutma örtmenim... Bekleyen var beni...
Bekleyen var... -", deyip heyecanla koşup uzaklaşmıştı
.O karda köyden uzaklaşması çok tehlikeliydi...
Kara tahtayı yol kenarına koyup, ona hissettirmeden takip etmeye başladım.
Önce bir tepede,bir ağaç kovuğunda yavrulamış bir köpek ve beş kadar yavrusunun yanına gidip, çuvaldan çıkardığı yemekleri verdiğini gördüm.
Sonrasında ise, bir kilometre kadar ileride, eski, yıkık dökük harabe bir kulübede tek başına yaşayan yaşlı bir adamın evine girdiğini...
Eve iyice yaklaşıp, pencereden izlemeye başladım olanları.
Yaşlı adam gözyaşlarıyla karşılamıştı Sülo'yu.
O ise çuvaldan çıkardığı, meyveleri ve tandır ekmeğini koydu adamın önüne...
Sen hergün bekle beni olur mu ?
Sülo hergün gelecek merak etme-" demişti o içten gülümsemesiyle...
O an yaşlı adam hüngür hüngür ağlamaya başlamıştı.
İyice kulak kesildim ne dediğine.
Ve o gün bende bir ders almıştım ihtiyar adamın sözlerinden...
Şöyle demişti adam gözyaşlarıyla Sülo'ya:-"Ah benim güzel gönüllü evladım.
Sen olmasan ne yapardım ben? Açlıktan ölür giderdim herhalde bu dağ başında.
Hani öğretmen beyin sana ders verdiğini anlatmıştınya oğul.
Ders alırsın, elbet aklında zekanda gelişir...
Ama merhamet varya merhamet...
O insanın içinde doğuştan oluşan bir duygudur.
Ne dersle girer bir gönüle.
Ne de ısrarla... -"
Alıntı.
Merhamet duygunuzu kaybetmeyin, o duygu varsa insansınız.
Tekrar görüşünceye dek,
Sevgiyle kalın.