Bir çocuğun kalbinde ne varsa, hayata o taşar. Bugün çocuklar arasında artan öfke, tahammülsüzlük ve kimi zaman ürkütücü boyutlara varan şiddet eğilimleri üzerine konuşurken, çoğu zaman yüzeyde kalan nedenlerle yetiniyoruz. Oysa mesele, çok daha derin bir yerde başlıyor: maneviyat eksikliğinde.
Maneviyat, insanın iç dünyasını ayakta tutan görünmez bir sütundur. Bu sütun zayıfsa, dışarıdan gelen en küçük sarsıntı bile büyük kırılmalara yol açar. Bugün birçok çocuk, hayatı anlamlandıracak bir derinlikten yoksun büyüyor. “Neden iyi olmalıyım?” sorusunun cevabı verilmeden büyüyen bir zihin, iyiliği çoğu zaman bir tercih değil, bir zorunluluk gibi görür. Zorunluluk ortadan kalktığında ise geriye yönsüzlük kalır.
İnançtan ve özellikle İslam’ın kazandırdığı ahlaki çerçeveden uzak bir yetiştirme biçimi, bu yönsüzlüğü daha da derinleştiriyor. Çünkü inanç, yalnızca ibadet değil; aynı zamanda bir hayat ölçüsüdür. Adalet, merhamet, kul hakkı, sabır… Bunlar birer kavram olmanın ötesinde, davranışı şekillendiren temel taşlardır. Eğer bu taşlar çocuklukta yerleştirilmezse, ilerleyen yaşlarda oluşan boşluk çoğu zaman yanlış modellerle doldurulur.
Bir diğer önemli mesele, modern çağın dayattığı “anlık haz” kültürüdür. Sabretmenin, beklemenin, emek vermenin değeri giderek azalırken; hızlı tüketim ve anında tatmin ön plana çıkıyor. Böyle bir ortamda büyüyen çocuk, istediği şeye hemen ulaşamadığında öfke geliştirebiliyor. Çünkü iç dünyasında sabrı besleyen bir değer zemini yok. Haz odaklı bir zihin ise sınır tanımakta zorlanır.
Dijital oyunlar da bu sürecin dikkat çeken bir parçası. Özellikle şiddet temelli oyunlar, çocuğu sürekli bir “yok etme” ve “rakibi ortadan kaldırma” eylemiyle meşgul ediyor. Elbette her çocuk aynı şekilde etkilenmez; ancak uzun süre bu tür içeriklere maruz kalan bir zihin, zamanla duyarsızlaşabilir. Ölümün, yok etmenin ve zarar vermenin sıradanlaştığı bir sanal dünya, gerçek hayattaki duygusal tepkileri de köreltebilir. Bu durum, empati kurma becerisini zayıflatır.
Benzer bir etkiyi dizilerde de görmek mümkün. Şiddetin sıkça işlendiği, hatta çoğu zaman güçlü olmanın bir göstergesi gibi sunulduğu sahneler; çocuk zihninde tehlikeli bir algı oluşturur. “Öldürmek = güç” gibi çarpık bir denklem, fark edilmeden normalleşebilir. İyilik çoğu zaman sessiz ve sade kalırken, kötülük daha dikkat çekici bir anlatımla sunulur. Bu da çocuğun zihninde yanlış kahramanlar oluşturur.
Tüm bu etkenler bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo şudur: İç dünyası yeterince beslenmemiş, değer zemini zayıf, sabır eşiği düşük ve şiddete karşı duyarsızlaşmış bir nesil riski. Bu tabloyu değiştirmek ise yalnızca yasaklarla ya da sınırlamalarla mümkün değil.
Asıl ihtiyaç, yeniden bir denge kurmaktır. Çocuğun zihnini bilgiyle doldururken kalbini de değerlerle beslemek… İnancı yalnızca anlatmak değil, yaşatmak… Sabrı öğretmek, merhameti hissettirmek, adaleti göstermek… Çünkü bir çocuk, gördüğünü yapar; yaşadığını içselleştirir.
Sonuç olarak, çocukların yönünü belirleyen sadece maruz kaldıkları içerikler değil, o içerikleri karşılayan iç dünyadır. Eğer o dünya boşsa, en küçük yanlış bile büyük bir etki oluşturur. Ama sağlam bir maneviyatla büyüyen bir çocuk, karanlık bir ortamda bile kendi ışığını koruyabilir.
Sevgiyle kalın!
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Çiğdem IŞIK KAYA
Şiddet, sabırsızlık ve maneviyat boşluğu
Bir çocuğun kalbinde ne varsa, hayata o taşar. Bugün çocuklar arasında artan öfke, tahammülsüzlük ve kimi zaman ürkütücü boyutlara varan şiddet eğilimleri üzerine konuşurken, çoğu zaman yüzeyde kalan nedenlerle yetiniyoruz. Oysa mesele, çok daha derin bir yerde başlıyor: maneviyat eksikliğinde.
Maneviyat, insanın iç dünyasını ayakta tutan görünmez bir sütundur. Bu sütun zayıfsa, dışarıdan gelen en küçük sarsıntı bile büyük kırılmalara yol açar. Bugün birçok çocuk, hayatı anlamlandıracak bir derinlikten yoksun büyüyor. “Neden iyi olmalıyım?” sorusunun cevabı verilmeden büyüyen bir zihin, iyiliği çoğu zaman bir tercih değil, bir zorunluluk gibi görür. Zorunluluk ortadan kalktığında ise geriye yönsüzlük kalır.
İnançtan ve özellikle İslam’ın kazandırdığı ahlaki çerçeveden uzak bir yetiştirme biçimi, bu yönsüzlüğü daha da derinleştiriyor. Çünkü inanç, yalnızca ibadet değil; aynı zamanda bir hayat ölçüsüdür. Adalet, merhamet, kul hakkı, sabır… Bunlar birer kavram olmanın ötesinde, davranışı şekillendiren temel taşlardır. Eğer bu taşlar çocuklukta yerleştirilmezse, ilerleyen yaşlarda oluşan boşluk çoğu zaman yanlış modellerle doldurulur.
Bir diğer önemli mesele, modern çağın dayattığı “anlık haz” kültürüdür. Sabretmenin, beklemenin, emek vermenin değeri giderek azalırken; hızlı tüketim ve anında tatmin ön plana çıkıyor. Böyle bir ortamda büyüyen çocuk, istediği şeye hemen ulaşamadığında öfke geliştirebiliyor. Çünkü iç dünyasında sabrı besleyen bir değer zemini yok. Haz odaklı bir zihin ise sınır tanımakta zorlanır.
Dijital oyunlar da bu sürecin dikkat çeken bir parçası. Özellikle şiddet temelli oyunlar, çocuğu sürekli bir “yok etme” ve “rakibi ortadan kaldırma” eylemiyle meşgul ediyor. Elbette her çocuk aynı şekilde etkilenmez; ancak uzun süre bu tür içeriklere maruz kalan bir zihin, zamanla duyarsızlaşabilir. Ölümün, yok etmenin ve zarar vermenin sıradanlaştığı bir sanal dünya, gerçek hayattaki duygusal tepkileri de köreltebilir. Bu durum, empati kurma becerisini zayıflatır.
Benzer bir etkiyi dizilerde de görmek mümkün. Şiddetin sıkça işlendiği, hatta çoğu zaman güçlü olmanın bir göstergesi gibi sunulduğu sahneler; çocuk zihninde tehlikeli bir algı oluşturur. “Öldürmek = güç” gibi çarpık bir denklem, fark edilmeden normalleşebilir. İyilik çoğu zaman sessiz ve sade kalırken, kötülük daha dikkat çekici bir anlatımla sunulur. Bu da çocuğun zihninde yanlış kahramanlar oluşturur.
Tüm bu etkenler bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo şudur: İç dünyası yeterince beslenmemiş, değer zemini zayıf, sabır eşiği düşük ve şiddete karşı duyarsızlaşmış bir nesil riski. Bu tabloyu değiştirmek ise yalnızca yasaklarla ya da sınırlamalarla mümkün değil.
Asıl ihtiyaç, yeniden bir denge kurmaktır. Çocuğun zihnini bilgiyle doldururken kalbini de değerlerle beslemek… İnancı yalnızca anlatmak değil, yaşatmak… Sabrı öğretmek, merhameti hissettirmek, adaleti göstermek… Çünkü bir çocuk, gördüğünü yapar; yaşadığını içselleştirir.
Sonuç olarak, çocukların yönünü belirleyen sadece maruz kaldıkları içerikler değil, o içerikleri karşılayan iç dünyadır. Eğer o dünya boşsa, en küçük yanlış bile büyük bir etki oluşturur. Ama sağlam bir maneviyatla büyüyen bir çocuk, karanlık bir ortamda bile kendi ışığını koruyabilir.
Sevgiyle kalın!