Sınav sistemi çöktü, gençler bunalımda… Yine eğitim şart.
Tamam da kardeşim, bu “şart” dediğimiz şey neyin şartı?
Okullara bakıyorsun; bilgi çok, anlam yok.
Çocuklara bakıyorsun; test çözüyor ama hayata dair tek bir fikirleri yok.
Anne babalara bakıyorsun; “yeter ki iyi okul kazansın” diyor.
Kimse sormuyor: “İyi okul ne demek?”
Peki bu kadar “şart” olan şey neden bir türlü “var” olamıyor?
Aslında eğitim, sanıldığı kadar masum bir kelime değil. Tarihe biraz bakınca, hep aynı tablo çıkıyor karşımıza: Eğitim, kimlerin işine yarıyorsa onların elinde şekilleniyor.
Bir zamanlar mülk sahipleri vardı.
Az ama güçlü bir kesim…
Ve onların altında kalan büyük bir çoğunluk: mülksüzler.
İşte o günden bugüne değişmeyen denge bu.
Eğitim, güçlülerin düzenini korumak için hep bir araç oldu.
Eskiden bu işi din adamları yapardı:
Hahamlar, papazlar, müderrisler…
Şimdi onların yerini akademisyenler, teknokratlar, danışmanlar aldı.
Sadece isim değişti, sistem değişmedi.
“Bilim”, “demokrasi”, “adalet”, “özgürlük” gibi güzel kelimelerle süslenen modern eğitim sistemi, hâlâ güçlülerin hizmetinde.
Dünün “itaatkâr kul”u, bugünün “itaatkâr çalışanı” oldu.
Sadece kıyafeti, diploması ve maaş bordrosu değişti.
Bir de o meşhur cümle:
“İyi okursan, sen de bir gün yönetici olursun!”
Kaç kişi gerçekten yönetici olabildi?
Kaç kişi sadece “okumuş köle” haline geldi?
Bugün her yerde “uluslararası eğitim”, “global vizyon”, “yabancı dil şart” deniyor.
Evet, şart… Ama kimin şartı?
Kendi ülkesinde iki kelime Türkçe’yi düzgün kuramayan gençlere, “beş dil bileceksin” diyen kim?
Artık öyle bir çağdayız ki, diplomalar bile kendi içinde sınıf atladı.
Oxford’dan, Harvard’dan mezun olan parlıyor;
Anadolu’daki üniversitelerden mezun olanlar “CV’de kalabalık yapıyor.”
Hani diyoruz ya, “eğitim özgürleştirir.”
Evet, ama hangi eğitim?
Kimin müfredatıyla?
Kimin çizdiği sınırlarla?
Eğitim, insanı özgürleştirmiyor artık;
Daha çok “uyumlu” hale getiriyor.
Daha sessiz, daha uysal, daha sistem dostu bireyler yetiştiriyor.
O yüzden bu ülkede herkes “eğitim şart” derken, ben şöyle diyorum:
Evet, eğitim şart.
Ama hangi eğitim?
Kimin menfaatine hizmet eden bir eğitim?
İşte asıl mesele o…
Eğitim, bir ülkenin aynasıdır derler.
Biz aynaya bakınca ne görüyoruz biliyor musun?
Ezberlemiş, korkmuş, kimseye güvenmeyen bir toplum.
Diplomalı ama dertli bir nesil.
Kütüphanelerden çok alışveriş merkezine giden bir gençlik.
Sonra oturup diyoruz ki:
“Eğitim şart.”
Evet kardeşim, eğitim şart.
Ama önce eğitimin kendisini eğitmek şart.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Çiğdem IŞIK KAYA
“OKUDUKÇA OKUTULDUK”
Bizim memlekette bir cümle vardır:
Her derde deva, her muhabbetin son noktası…
“Eğitim şart!”
Eğitim...
Şu hepimizin ağzında sakız olmuş sihirli kelime.
“Eğitimsiz olmaz!” deriz.
Sanki her derdimizin çözümü oymuş gibi.
Ekonomi kötü mü? “Eğitim şart.”
Toplumda şiddet mi var? “Eğitim şart.”
Trafikte kural tanımayan mı? “Eğitim şart.”
Elektrikler mi kesildi? Eğitim şart.
Sınav sistemi çöktü, gençler bunalımda… Yine eğitim şart.
Tamam da kardeşim, bu “şart” dediğimiz şey neyin şartı?
Okullara bakıyorsun; bilgi çok, anlam yok.
Çocuklara bakıyorsun; test çözüyor ama hayata dair tek bir fikirleri yok.
Anne babalara bakıyorsun; “yeter ki iyi okul kazansın” diyor.
Kimse sormuyor: “İyi okul ne demek?”
Peki bu kadar “şart” olan şey neden bir türlü “var” olamıyor?
Aslında eğitim, sanıldığı kadar masum bir kelime değil. Tarihe biraz bakınca, hep aynı tablo çıkıyor karşımıza: Eğitim, kimlerin işine yarıyorsa onların elinde şekilleniyor.
Bir zamanlar mülk sahipleri vardı.
Az ama güçlü bir kesim…
Ve onların altında kalan büyük bir çoğunluk: mülksüzler.
İşte o günden bugüne değişmeyen denge bu.
Eğitim, güçlülerin düzenini korumak için hep bir araç oldu.
Eskiden bu işi din adamları yapardı:
Hahamlar, papazlar, müderrisler…
Şimdi onların yerini akademisyenler, teknokratlar, danışmanlar aldı.
Sadece isim değişti, sistem değişmedi.
“Bilim”, “demokrasi”, “adalet”, “özgürlük” gibi güzel kelimelerle süslenen modern eğitim sistemi, hâlâ güçlülerin hizmetinde.
Dünün “itaatkâr kul”u, bugünün “itaatkâr çalışanı” oldu.
Sadece kıyafeti, diploması ve maaş bordrosu değişti.
Bir de o meşhur cümle:
“İyi okursan, sen de bir gün yönetici olursun!”
Kaç kişi gerçekten yönetici olabildi?
Kaç kişi sadece “okumuş köle” haline geldi?
Bugün her yerde “uluslararası eğitim”, “global vizyon”, “yabancı dil şart” deniyor.
Evet, şart… Ama kimin şartı?
Kendi ülkesinde iki kelime Türkçe’yi düzgün kuramayan gençlere, “beş dil bileceksin” diyen kim?
Artık öyle bir çağdayız ki, diplomalar bile kendi içinde sınıf atladı.
Oxford’dan, Harvard’dan mezun olan parlıyor;
Anadolu’daki üniversitelerden mezun olanlar “CV’de kalabalık yapıyor.”
Hani diyoruz ya, “eğitim özgürleştirir.”
Evet, ama hangi eğitim?
Kimin müfredatıyla?
Kimin çizdiği sınırlarla?
Eğitim, insanı özgürleştirmiyor artık;
Daha çok “uyumlu” hale getiriyor.
Daha sessiz, daha uysal, daha sistem dostu bireyler yetiştiriyor.
O yüzden bu ülkede herkes “eğitim şart” derken, ben şöyle diyorum:
Evet, eğitim şart.
Ama hangi eğitim?
Kimin menfaatine hizmet eden bir eğitim?
İşte asıl mesele o…
Eğitim, bir ülkenin aynasıdır derler.
Biz aynaya bakınca ne görüyoruz biliyor musun?
Ezberlemiş, korkmuş, kimseye güvenmeyen bir toplum.
Diplomalı ama dertli bir nesil.
Kütüphanelerden çok alışveriş merkezine giden bir gençlik.
Sonra oturup diyoruz ki:
“Eğitim şart.”
Evet kardeşim, eğitim şart.
Ama önce eğitimin kendisini eğitmek şart.