Geçenlerde eski bir fotoğraf albümüne denk geldim. Sayfaları çevirirken fark ettiğim ilk şey, o karelerdeki insanların bakışlarındaki "zaman bolluğu" oldu. Henüz saniyelerin bu kadar kıymetli, dakikaların bu kadar acımasız olmadığı o günler... Sanki o zamanlar saatler daha yavaş dönüyor, bir bardak çayın soğuma süresiyle bir sohbetin derinliği birbirine eşlik ediyordu.
Peki, ne ara bu kadar aceleci olduk?
Bugün her şeyin "en hızlısına" sahibiz. İnternetimiz hızlı, yemeğimiz hızlı, ulaşımımız hızlı... Hatta sevgilerimiz ve vedalarımız bile birer "story" hızıyla gelip geçiyor. Ancak garip bir tezat ki “Her şeyi hızlandırdıkça, kendimize ayıracak zamanımız daha da azaldı.”
Eskiden bir mektubun cevabını haftalarca bekleyen o sabırlı insanların yerini, attığı mesajın altındaki "görüldü" mavisini saniyeler içinde görmeyince huzursuz olan bir nesil aldı.
Beklemek artık bir erdem değil, neredeyse bir kusur sayılıyor. Oysa beklemek, insanın kendisiyle en sahici karşılaşmalarından biriydi. Mektubun yolunu gözlerken hayaller büyür, kelimeler olgunlaşır, duygular aceleye kurban edilmezdi. Şimdi ise düşüncelerimiz bile taslak hâlinde paylaşılıyor; tamamlanmadan, demlenmeden, içimize sinmeden.
Zamanı parçalara böldük. Beş dakikalık molalara sığdırılmış hayatlar yaşıyoruz. Kahvemizi içerken bir yandan mesaj cevaplıyor, yürürken bildirim kovalıyor, dinlerken aslında başka yerlere yetişmeye çalışıyoruz. Aynı anda her yerde olmaya çalışırken, hiçbir yerde tam olarak bulunamıyoruz. Belki de asıl kaybımız olan “orada olma” hâlini yitirdik.
Eskiden bir akşamüstü, sadece bir akşamüstüydü. Yapılacaklar listesi yoktu, yetişilecek hedefler yoktu. Gökyüzünün rengi fark edilir, sessizlik rahatsız etmezdi. Şimdi sessizlikle aramız bozuk. Boşluklardan korkuyoruz. En küçük duraksamada elimiz telefona gidiyor; sanki durursak, eksilecekmişiz gibi.
Ama insan hızlandıkça çoğalmıyor, aksine inceliyor. Zamanı kazanmak için kısalttığımız her şey, hayatın kendisinden çalınmış küçük parçalar gibi. Uzun sohbetler, yavaş yürüyüşler, sebepsiz ziyaretler… Hepsi “sonra”ya ertelenirken, “sonra”nın ne kadar belirsiz olduğunu unutuyoruz.
Eskiye duyduğumuz o yoğun özlem, aslında sadece "eski eşyalara" ya da "eski sokaklara" değil; o günlerin getirdiği bekleme lüksüne. Beklemek, bir şeye değer vermekti. Bir filmin başlamasını televizyon başında beklemek, bir arkadaşın gelmesini köşebaşında beklemek... O bekleme anlarında düşünürdük, hayal kurardık, etrafımızı izlerdik. Şimdilerde ise beklediğimiz her boşluğu telefon ekranlarına sığınarak öldürüyoruz.
Belki de zamanın hız ayarıyla kimse oynamadı; biz sadece "yavaşlamayı" ayıp sayar hale geldik. Oysa hayat, sadece varış noktasından ibaret değildir. Ara sıra frene basmak, o eski şarkıdaki gibi "durup ince şeyleri anlamak" gerekir. Çünkü farkındaysanız hızlandıkça bir yere yetişemiyoruz daha mı mutluyuz? Hayır daha mutlu da değiliz bilakis daha mutsuzuz eskiye oranla. Eskiden bu kadar hız yokken daha çok şeye yetişiyorduk, anın daha farkındaydık ve daha mutluyduk.
Belki de bu yüzden yorgunuz. Sadece bedenen değil; zihnen, kalben, hatta hayal kurma yerimizden. Sürekli yetişmeye çalıştığımız şeylerin ne olduğunu bile tam bilmeden koşuyoruz. Hıza tapınan bu çağda durmak; tembellik, yavaşlamak; başarısızlık, yetinmek ise neredeyse suç gibi. Oysa insan, ancak durduğunda neyi kaybettiğini fark edebilir. Kaçırdığı bakışları, yarım kalan cümleleri, ertelenmiş duyguları…
İnsan bazen yavaşlayarak büyür. Susarak anlar, bekleyerek olgunlaşır. Her anı doldurmak zorunda değildir; bazı anlar boş kalmalı ki içimize sığabilelim, yaşadıklarımızı demleyebilelim. Çünkü anlam, çoğu zaman gürültüde değil; arada kalan sessizlikte saklıdır.
Günün birinde durup geriye baktığımızda, takvim yaprakları değil; kalbimiz konuşacak. O kalp bize şunu soracak “Bu hayatı yaşadın mı, yoksa sadece geçtin mi?” Zaman kimseyi beklemez ama hayat, ancak yavaşlamayı göze alanlara kendini açar. Ve belki de gerçek başarı, hızla varmak değil; durup gerçekten var olduğunu hissedebilmektir.
Sevgiyle kalın!
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Çiğdem IŞIK KAYA
Hızlandıkça zaman arttı mı?
Geçenlerde eski bir fotoğraf albümüne denk geldim. Sayfaları çevirirken fark ettiğim ilk şey, o karelerdeki insanların bakışlarındaki "zaman bolluğu" oldu. Henüz saniyelerin bu kadar kıymetli, dakikaların bu kadar acımasız olmadığı o günler... Sanki o zamanlar saatler daha yavaş dönüyor, bir bardak çayın soğuma süresiyle bir sohbetin derinliği birbirine eşlik ediyordu.
Peki, ne ara bu kadar aceleci olduk?
Bugün her şeyin "en hızlısına" sahibiz. İnternetimiz hızlı, yemeğimiz hızlı, ulaşımımız hızlı... Hatta sevgilerimiz ve vedalarımız bile birer "story" hızıyla gelip geçiyor. Ancak garip bir tezat ki “Her şeyi hızlandırdıkça, kendimize ayıracak zamanımız daha da azaldı.”
Eskiden bir mektubun cevabını haftalarca bekleyen o sabırlı insanların yerini, attığı mesajın altındaki "görüldü" mavisini saniyeler içinde görmeyince huzursuz olan bir nesil aldı.
Beklemek artık bir erdem değil, neredeyse bir kusur sayılıyor. Oysa beklemek, insanın kendisiyle en sahici karşılaşmalarından biriydi. Mektubun yolunu gözlerken hayaller büyür, kelimeler olgunlaşır, duygular aceleye kurban edilmezdi. Şimdi ise düşüncelerimiz bile taslak hâlinde paylaşılıyor; tamamlanmadan, demlenmeden, içimize sinmeden.
Zamanı parçalara böldük. Beş dakikalık molalara sığdırılmış hayatlar yaşıyoruz. Kahvemizi içerken bir yandan mesaj cevaplıyor, yürürken bildirim kovalıyor, dinlerken aslında başka yerlere yetişmeye çalışıyoruz. Aynı anda her yerde olmaya çalışırken, hiçbir yerde tam olarak bulunamıyoruz. Belki de asıl kaybımız olan “orada olma” hâlini yitirdik.
Eskiden bir akşamüstü, sadece bir akşamüstüydü. Yapılacaklar listesi yoktu, yetişilecek hedefler yoktu. Gökyüzünün rengi fark edilir, sessizlik rahatsız etmezdi. Şimdi sessizlikle aramız bozuk. Boşluklardan korkuyoruz. En küçük duraksamada elimiz telefona gidiyor; sanki durursak, eksilecekmişiz gibi.
Ama insan hızlandıkça çoğalmıyor, aksine inceliyor. Zamanı kazanmak için kısalttığımız her şey, hayatın kendisinden çalınmış küçük parçalar gibi. Uzun sohbetler, yavaş yürüyüşler, sebepsiz ziyaretler… Hepsi “sonra”ya ertelenirken, “sonra”nın ne kadar belirsiz olduğunu unutuyoruz.
Eskiye duyduğumuz o yoğun özlem, aslında sadece "eski eşyalara" ya da "eski sokaklara" değil; o günlerin getirdiği bekleme lüksüne. Beklemek, bir şeye değer vermekti. Bir filmin başlamasını televizyon başında beklemek, bir arkadaşın gelmesini köşebaşında beklemek... O bekleme anlarında düşünürdük, hayal kurardık, etrafımızı izlerdik. Şimdilerde ise beklediğimiz her boşluğu telefon ekranlarına sığınarak öldürüyoruz.
Belki de zamanın hız ayarıyla kimse oynamadı; biz sadece "yavaşlamayı" ayıp sayar hale geldik. Oysa hayat, sadece varış noktasından ibaret değildir. Ara sıra frene basmak, o eski şarkıdaki gibi "durup ince şeyleri anlamak" gerekir. Çünkü farkındaysanız hızlandıkça bir yere yetişemiyoruz daha mı mutluyuz? Hayır daha mutlu da değiliz bilakis daha mutsuzuz eskiye oranla. Eskiden bu kadar hız yokken daha çok şeye yetişiyorduk, anın daha farkındaydık ve daha mutluyduk.
Belki de bu yüzden yorgunuz. Sadece bedenen değil; zihnen, kalben, hatta hayal kurma yerimizden. Sürekli yetişmeye çalıştığımız şeylerin ne olduğunu bile tam bilmeden koşuyoruz. Hıza tapınan bu çağda durmak; tembellik, yavaşlamak; başarısızlık, yetinmek ise neredeyse suç gibi. Oysa insan, ancak durduğunda neyi kaybettiğini fark edebilir. Kaçırdığı bakışları, yarım kalan cümleleri, ertelenmiş duyguları…
İnsan bazen yavaşlayarak büyür. Susarak anlar, bekleyerek olgunlaşır. Her anı doldurmak zorunda değildir; bazı anlar boş kalmalı ki içimize sığabilelim, yaşadıklarımızı demleyebilelim. Çünkü anlam, çoğu zaman gürültüde değil; arada kalan sessizlikte saklıdır.
Günün birinde durup geriye baktığımızda, takvim yaprakları değil; kalbimiz konuşacak. O kalp bize şunu soracak “Bu hayatı yaşadın mı, yoksa sadece geçtin mi?” Zaman kimseyi beklemez ama hayat, ancak yavaşlamayı göze alanlara kendini açar. Ve belki de gerçek başarı, hızla varmak değil; durup gerçekten var olduğunu hissedebilmektir.
Sevgiyle kalın!