Okul kapısından içeri giren çocuklar, aynı zil sesiyle güne başlar. Aynı sıralara oturur, aynı kitapların sayfalarını çevirir, aynı müfredatın içinde ilerlerler. Dışarıdan bakıldığında bu manzara, eşitliğin kusursuz bir tablosu gibidir. Her şey düzenli, herkes aynı çizgide… Oysa hayat, bu kadar simetrik değildir. Çünkü adalet, herkesi aynı noktaya koymak değil; herkesin başladığı yeri görebilmektir.
Bir çocuğun sabahı, sıcacık bir kahvaltı ve sevgi dolu bir “günaydın” ile başlarken; bir diğerininki uykusuzluk, huzursuzluk ya da eksiklikle açılabilir. Kimi çocuk sessiz bir evde ders çalışmanın konforuna sahipken, kimi gürültünün, karmaşanın, hatta belki de ihmalin ortasında büyür. Bazıları kendini ifade etmeyi öğrenerek büyür, bazıları ise susarak… Ve bu farklar, okulun kapısında bırakılmaz; çocukların omuzlarında sınıfa taşınır.
Biz çoğu zaman sonuca odaklanırız. Notlara bakarız, davranışları değerlendiririz, dikkati ölçeriz. Ama o çocuğun başlangıç çizgisini sormayı ihmal ederiz. Oysa aynı mesafeyi koşan iki çocuktan biri, hayata birkaç adım geriden başlamıştır. Belki de sırtında görünmeyen bir yükle ilerliyordur. Yorgunluğu “isteksizlik”, sessizliği “ilgisizlik”, öfkesi “disiplin sorunu” olarak etiketlenir. Halbuki bazı çocuklar, daha çocuk olmayı bile tam anlamıyla deneyimleyememiştir.
Eğitim sistemleri genellikle eşitliği hedefler. Herkese aynı kitabı, aynı süreyi, aynı ölçme yöntemini sunarak adil davrandığını düşünür. Ancak gerçek adalet, herkese aynı şeyi vermek değildir. Gerçek adalet; kimin neye ihtiyacı olduğunu fark edebilmek, o ihtiyaca göre yaklaşabilmektir. Bir çocuğun daha fazla zamana ihtiyacı vardır, diğerinin ise sadece anlaşılmaya… Birine sınır çizmek gerekirken, bir diğerine şefkatle yaklaşmak gerekir. Bu farklılıkları görmeden yapılan her karşılaştırma, çocukların iç dünyasında derin izler bırakır.
Eğitimcinin rolü burada belirleyici hâle gelir. Bir öğretmenin bakışı, bir çocuğun kaderini değiştirebilir. Etiketlemek kolaydır: “başarısız”, “tembel”, “problemli”… Oysa anlamaya çalışmak emek ister, sabır ister, vicdan ister. Her çocuğun görünmeyen bir hikâyesi vardır ve o hikâye okunmadan verilen her hüküm eksik kalmaya mahkûmdur.
Bugün belki de en çok ihtiyacımız olan şey, çocukları aynı kalıba sığdırmaya çalışmak değil; onların farklılıklarını anlayabilen bir eğitim anlayışıdır. Çünkü her çocuk aynı yerden başlamaz, ama doğru destekle aynı umuda tutunabilir. Bazen bir öğretmenin sabrı, bazen yargısız bir bakış, bazen de vazgeçmeyen bir el… Hayatın dengesini kuran şeyler, işte bu küçük ama derin dokunuşlardır.
Belki de eğitim dediğimiz şey, herkesi aynı çizgiye getirmek değil; her çocuğun başladığı yeri fark ederek ona kendi yolunda yürüyebilmesi için eşlik etmektir. Çünkü bazı yollar gerçekten uzundur. Ve hiçbir çocuk, sadece geriden başladığı için o yolda yalnız bırakılmamalıdır.
Sevgiyle kalın!
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Çiğdem IŞIK KAYA
Her çocuk aynı yerden başlamaz
Okul kapısından içeri giren çocuklar, aynı zil sesiyle güne başlar. Aynı sıralara oturur, aynı kitapların sayfalarını çevirir, aynı müfredatın içinde ilerlerler. Dışarıdan bakıldığında bu manzara, eşitliğin kusursuz bir tablosu gibidir. Her şey düzenli, herkes aynı çizgide… Oysa hayat, bu kadar simetrik değildir. Çünkü adalet, herkesi aynı noktaya koymak değil; herkesin başladığı yeri görebilmektir.
Bir çocuğun sabahı, sıcacık bir kahvaltı ve sevgi dolu bir “günaydın” ile başlarken; bir diğerininki uykusuzluk, huzursuzluk ya da eksiklikle açılabilir. Kimi çocuk sessiz bir evde ders çalışmanın konforuna sahipken, kimi gürültünün, karmaşanın, hatta belki de ihmalin ortasında büyür. Bazıları kendini ifade etmeyi öğrenerek büyür, bazıları ise susarak… Ve bu farklar, okulun kapısında bırakılmaz; çocukların omuzlarında sınıfa taşınır.
Biz çoğu zaman sonuca odaklanırız. Notlara bakarız, davranışları değerlendiririz, dikkati ölçeriz. Ama o çocuğun başlangıç çizgisini sormayı ihmal ederiz. Oysa aynı mesafeyi koşan iki çocuktan biri, hayata birkaç adım geriden başlamıştır. Belki de sırtında görünmeyen bir yükle ilerliyordur. Yorgunluğu “isteksizlik”, sessizliği “ilgisizlik”, öfkesi “disiplin sorunu” olarak etiketlenir. Halbuki bazı çocuklar, daha çocuk olmayı bile tam anlamıyla deneyimleyememiştir.
Eğitim sistemleri genellikle eşitliği hedefler. Herkese aynı kitabı, aynı süreyi, aynı ölçme yöntemini sunarak adil davrandığını düşünür. Ancak gerçek adalet, herkese aynı şeyi vermek değildir. Gerçek adalet; kimin neye ihtiyacı olduğunu fark edebilmek, o ihtiyaca göre yaklaşabilmektir. Bir çocuğun daha fazla zamana ihtiyacı vardır, diğerinin ise sadece anlaşılmaya… Birine sınır çizmek gerekirken, bir diğerine şefkatle yaklaşmak gerekir. Bu farklılıkları görmeden yapılan her karşılaştırma, çocukların iç dünyasında derin izler bırakır.
Eğitimcinin rolü burada belirleyici hâle gelir. Bir öğretmenin bakışı, bir çocuğun kaderini değiştirebilir. Etiketlemek kolaydır: “başarısız”, “tembel”, “problemli”… Oysa anlamaya çalışmak emek ister, sabır ister, vicdan ister. Her çocuğun görünmeyen bir hikâyesi vardır ve o hikâye okunmadan verilen her hüküm eksik kalmaya mahkûmdur.
Bugün belki de en çok ihtiyacımız olan şey, çocukları aynı kalıba sığdırmaya çalışmak değil; onların farklılıklarını anlayabilen bir eğitim anlayışıdır. Çünkü her çocuk aynı yerden başlamaz, ama doğru destekle aynı umuda tutunabilir. Bazen bir öğretmenin sabrı, bazen yargısız bir bakış, bazen de vazgeçmeyen bir el… Hayatın dengesini kuran şeyler, işte bu küçük ama derin dokunuşlardır.
Belki de eğitim dediğimiz şey, herkesi aynı çizgiye getirmek değil; her çocuğun başladığı yeri fark ederek ona kendi yolunda yürüyebilmesi için eşlik etmektir. Çünkü bazı yollar gerçekten uzundur. Ve hiçbir çocuk, sadece geriden başladığı için o yolda yalnız bırakılmamalıdır.
Sevgiyle kalın!