Bir toplumun en kırılgan aynası çocuklarıdır. Onların davranışları, yalnızca bireysel tercihlerinin değil; içinde büyüdükleri dünyanın, maruz kaldıkları görüntülerin ve kendilerine sunulan değerlerin bir yansımasıdır. Son yıllarda zaman zaman karşılaştığımız “çocuk yaşta şiddet” vakaları ise bizi derin bir sorgulamaya davet ediyor: Bu çocuklar neden bu noktaya geliyor?
Öncelikle meseleyi tek bir nedene indirgemek büyük bir hata olur. Çünkü bir çocuğu şiddete sürükleyen süreç, çoğu zaman çok katmanlıdır. Ancak bu katmanların en görünür olanlarından biri, ekranlarla kurulan yoğun ve denetimsiz ilişkidir. Bugünün çocuğu, geçmiş nesillerden farklı olarak dünyayı büyük ölçüde ekranlar aracılığıyla tanıyor. İzlediği diziler, videolar ve oyunlar; onun zihninde bir “gerçeklik” inşa ediyor.
Özellikle şiddeti sıradanlaştıran, hatta kimi zaman uygulayanı güçlü ve karizmatik gösteren diziler, çocuk zihninde tehlikeli bir algı oluşturabiliyor. İyilik çoğu zaman sessiz ve sade kalırken, kötülük daha dikkat çekici bir anlatımla sunuluyor. Bu da çocuğun zihninde “güç = şiddet” gibi çarpık bir denklem kurulmasına zemin hazırlayabiliyor. Reklam filmleri bile çoğu zaman hızlı tüketimi, haz odaklı yaşamı ve sabırsızlığı teşvik ederek dolaylı bir etki oluşturuyor.
Bir diğer önemli başlık ise dijital oyunlar. Elbette her oyun zararlı değildir; ancak şiddet temelli oyunların yoğun ve kontrolsüz kullanımı, çocukların duyarsızlaşmasına neden olabilir. Sürekli olarak “öldürme”, “yok etme” ve “rakibi ortadan kaldırma” üzerine kurulu bir kurguya maruz kalan bir zihin, zamanla bu eylemleri sıradanlaştırabilir. Gerçek ile sanal arasındaki sınır, özellikle gelişim çağındaki çocuklar için her zaman net değildir.
Televizyon programları ve sosyal medyada yer alan çarpık ilişki içerikleri de ayrı bir sorun alanıdır. Ahlaki sınırların belirsizleştiği, mahremiyetin değersizleştirildiği bu içerikler; çocukların sağlıklı ilişki kurma becerilerini zedeleyebilir. Çünkü çocuk, gördüğünü normal kabul eder. Normalleşen her yanlış ise zamanla davranışa dönüşme riski taşır.
Fakat tüm bunların ötesinde daha derin bir mesele vardır: değer eğitimi. Bir çocuğun vicdanı, yalnızca bilgiyle değil; değerlerle şekillenir. Merhamet, adalet, sabır, sorumluluk… Bu kavramlar yalnızca öğretilmez, yaşatılır. Eğer bir çocuk, sevgiyle sınırlandırılmamış, doğruyla yanlış arasındaki farkı içselleştirememişse; dış dünyanın etkilerine karşı daha savunmasız hâle gelir.
İnanç ve ahlak temelli bir eğitimden uzak büyüyen çocuklar, hayatın anlamını çoğu zaman yanlış yerlerde arayabilir.
Burada ailelere, eğitimcilere ve topluma büyük sorumluluk düşüyor. Çocuğu sadece korumak değil; ona doğruyu göstermek, birlikte düşünmek ve rehberlik etmek gerekiyor. Ekranı tamamen yasaklamak değil, bilinçli kullanmayı öğretmek; değerleri ise yalnızca sözle değil, davranışla aktarmak gerekiyor.
Sonuç olarak, bir çocuğun suça yönelmesi bir “an” meselesi değil, bir “süreç” meselesidir. Ve o süreçte ihmal edilen her detay, gelecekte büyük bir boşluk olarak karşımıza çıkabilir.
Belki de bugün sormamız gereken en önemli soru şudur: Çocuklarımızı neyle büyütüyoruz? Ekranlarla mı yoksa değerlerle mi?
Sevgiyle kalın!
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Çiğdem IŞIK KAYA
Çocuklarımız Ne ile Besleniyor?
Bir toplumun en kırılgan aynası çocuklarıdır. Onların davranışları, yalnızca bireysel tercihlerinin değil; içinde büyüdükleri dünyanın, maruz kaldıkları görüntülerin ve kendilerine sunulan değerlerin bir yansımasıdır. Son yıllarda zaman zaman karşılaştığımız “çocuk yaşta şiddet” vakaları ise bizi derin bir sorgulamaya davet ediyor: Bu çocuklar neden bu noktaya geliyor?
Öncelikle meseleyi tek bir nedene indirgemek büyük bir hata olur. Çünkü bir çocuğu şiddete sürükleyen süreç, çoğu zaman çok katmanlıdır. Ancak bu katmanların en görünür olanlarından biri, ekranlarla kurulan yoğun ve denetimsiz ilişkidir. Bugünün çocuğu, geçmiş nesillerden farklı olarak dünyayı büyük ölçüde ekranlar aracılığıyla tanıyor. İzlediği diziler, videolar ve oyunlar; onun zihninde bir “gerçeklik” inşa ediyor.
Özellikle şiddeti sıradanlaştıran, hatta kimi zaman uygulayanı güçlü ve karizmatik gösteren diziler, çocuk zihninde tehlikeli bir algı oluşturabiliyor. İyilik çoğu zaman sessiz ve sade kalırken, kötülük daha dikkat çekici bir anlatımla sunuluyor. Bu da çocuğun zihninde “güç = şiddet” gibi çarpık bir denklem kurulmasına zemin hazırlayabiliyor. Reklam filmleri bile çoğu zaman hızlı tüketimi, haz odaklı yaşamı ve sabırsızlığı teşvik ederek dolaylı bir etki oluşturuyor.
Bir diğer önemli başlık ise dijital oyunlar. Elbette her oyun zararlı değildir; ancak şiddet temelli oyunların yoğun ve kontrolsüz kullanımı, çocukların duyarsızlaşmasına neden olabilir. Sürekli olarak “öldürme”, “yok etme” ve “rakibi ortadan kaldırma” üzerine kurulu bir kurguya maruz kalan bir zihin, zamanla bu eylemleri sıradanlaştırabilir. Gerçek ile sanal arasındaki sınır, özellikle gelişim çağındaki çocuklar için her zaman net değildir.
Televizyon programları ve sosyal medyada yer alan çarpık ilişki içerikleri de ayrı bir sorun alanıdır. Ahlaki sınırların belirsizleştiği, mahremiyetin değersizleştirildiği bu içerikler; çocukların sağlıklı ilişki kurma becerilerini zedeleyebilir. Çünkü çocuk, gördüğünü normal kabul eder. Normalleşen her yanlış ise zamanla davranışa dönüşme riski taşır.
Fakat tüm bunların ötesinde daha derin bir mesele vardır: değer eğitimi. Bir çocuğun vicdanı, yalnızca bilgiyle değil; değerlerle şekillenir. Merhamet, adalet, sabır, sorumluluk… Bu kavramlar yalnızca öğretilmez, yaşatılır. Eğer bir çocuk, sevgiyle sınırlandırılmamış, doğruyla yanlış arasındaki farkı içselleştirememişse; dış dünyanın etkilerine karşı daha savunmasız hâle gelir.
İnanç ve ahlak temelli bir eğitimden uzak büyüyen çocuklar, hayatın anlamını çoğu zaman yanlış yerlerde arayabilir.
Burada ailelere, eğitimcilere ve topluma büyük sorumluluk düşüyor. Çocuğu sadece korumak değil; ona doğruyu göstermek, birlikte düşünmek ve rehberlik etmek gerekiyor. Ekranı tamamen yasaklamak değil, bilinçli kullanmayı öğretmek; değerleri ise yalnızca sözle değil, davranışla aktarmak gerekiyor.
Sonuç olarak, bir çocuğun suça yönelmesi bir “an” meselesi değil, bir “süreç” meselesidir. Ve o süreçte ihmal edilen her detay, gelecekte büyük bir boşluk olarak karşımıza çıkabilir.
Belki de bugün sormamız gereken en önemli soru şudur: Çocuklarımızı neyle büyütüyoruz? Ekranlarla mı yoksa değerlerle mi?
Sevgiyle kalın!