Bursa’da zaten aşinayım.

Aşinadan öte ezberim oldu.

Kentimizin merkezinde ki her yerinde beş kişinin Türkçe konuşması duyuyorsam üç kişinin de Arapça hasbıhal ettiği kulağıma geliyor.

Öyle şurada az, şurada çok filanda değil;

Toplu taşım araçlarından, parklara, çay bahçelerine, pazara, çarşıya, avmlere kadar…

Bursa Arapçaya koskoca bir semti de tahsis etmiş durumda.

Bir zamanların Bursa’nın İstiklal Caddesi Altıparmak ve Çarşamba’da bu durumdan tabelalarından, satılan ürünlere ziyadesi ile paylarını aldılar.

Kent gittikçe Ortadoğu görünümüne bürünüyor.

Ama bu hiçbir şey değilmiş…

Beterin beteri var sen haline şükret derler ya çok doğruymuş.

Hafta sonu bir gereklilik nedeni ile İstanbul’a gittim.

Malumunuz, trafiğinden, kalabalığından, düzensizliğinden dolayı Avrupa’nın bu muhteşem şehri(!) için keşmekeş tabiri sıklıkla kullanır;

Bu defa gördüm ki,

Keşmekeşi aşmış Marakeş olmuş Yahya Kemal Beyatlı’nın Aziz İstanbul’u.

Şimdi sen Marakeş’i gördün de mi sallıyorsun diyenler çıkabilir;

Ben görmedin ama Sultan Ahmet Parkında her yerin fotoğrafını çekmek için heder olan iki Alman görmüşler.

Biri diğerine tıpkı Marakeş diyordu.

Marakeş; Berberi dilinde Tanrı’nın ülkesi, halk arasında Kızıl Şehir denilen Fas’ın bir kenti.

Valla gece yarısı eve geldiğimde hemen girdim internete baktım;

Bu Marakeş denilen yer nasıl bir yer ola ki ve Hans neresini benzetmiş İstanbul’un bu Afrika ülkesinin kentine diye.

Adam haklıymış.

İstanbul bir garip olmuş.

Hani bizim ama değil gibi.

Sanki zilliyeti el değiştirmiş.

Yaklaşık dokuz saat kaldım bu sefer İstanbul’da Eminönü, Zeytinburnu, Bakırköy, Aksaray, Çemberlitaş, Bayazıd, Taksim, Beyoğlu (İstiklal caddesi), Galata, Karaköy, Mahmutpaşa, Sirkeci, Cağaloğlu…

İşimi bitirdikten sonra İki semte ulaşmak için sadece birer kez kullandığım Tramvay ve dolmuşun dışında saydığım her yeri yürüyerek dolaştım.

Sözüm ona fırsat bu fırsat diyerek hayattan küçücük bir mola alacak nostalji yapacak, gençliğime rastlayacağım yerde de kendimle yarenlik edecektim.

Ne mümkün.

Aradan geçen yıllar boyunca sadece güzergah olarak değişmekle kalmamış Şehri İstanbul;

Demografik yapısı da ciddi şekilde evrilmiş.(!)

Kara çarşaflısından, cübbelisine poşulusundan kefiyelisine sayısız insan dolanıyor sokaklarında caddelerinde.

Orada geçirdiğim dokuz saat boyunca bazı yerlerde (İstiklal caddesi) bağıra çığıra şarkılı türkülü olmak üzere her adımda etkin dil Arapça idi dersem yok artık diyenler olacaktır ama gerçekten böyleydi.

Dükkanlarda ise durum daha da vahim.

Esnafın bir kısmı Halayık kıyafeti ile dolanırken bir kısmının kafasında da fesler var.

Vitrinler Arapça pankartlarla dolu. Elbette yanlarında Türkçeleri de var ama durum gösteriyor ki çokta uzun olmayan bir süre sonra Türkçe Arapçanın tercümesi konumuna geçerek parantez içerisine alınacak.

Büfelerin tost menüleri bile Arapça.

Ve her taraf çok ama çok pis.

Elbette bu tablo 16 milyonluk 39 ilçesi olan bir metropolün tamamına mal edilemez. İstanbul’un hala bizim olan daha nice semti vardır.

Vardır var olmasına da benim dolaştığım yerler eskilerin sahici İstanbul dedikleri semtler.

Ve eminim ki, oralarda gördüklerim bütünün ciddi birer kesiti.              

İstanbul Belediye Başkanlığı için on küsur gündür bir sürü olmaz yaşanıyor da, o bir türlü paylaşılamayan İstanbul çoktan kabuk değiştirmiş kimsenin haberi yok.

Ya da var da, böylesi İstanbul birilerinin çok daha işene geliyor ne bileyim işte.

Gerçi durum belediyenin yapacağı reformlarla filan giderilmenin çok ötesine geçmiş.

Enine endamını dikine mimariye teslim etmiş Yedi Tepeli Şehir.

O Güzeller güzeli siluet gitmiş yerine devasa bir şantiye alanı gelmiş.

Bu gün düzeltilmeye kalkılsa olmaz artık bu iş denilerek yarısına kadar gelmeden vaz geçilir.

Arap nağmeleri eşliğinde abartılı zenginlikle dibe vurmuş yoksulluğun kahredici raksını izlemek öyle dokunaklı ki…

Deniz otobüsü Mudanya’ya doğru iskeleden ayrılırken şöyle bir baktım İstanbul’a

Dersaadet ne çocukluğumun, ne delikanlılığımın ne de genç adamlığımın o efsunlu kenti değil artık.

İstanbul’a ağıt yakarken birden  önümdeki üçlü koltukta oturan Suriyeli ailenin dört çocuğunun iki numarası olduğunu tahmin ettiğim bebenin  anasının kucağından bana baktığını fark ettim.

Gülümsüyordu.

Ben de ona gülümsedim.

Nedense yazının başlığını geçirdim içimden.

Yallah tazyik…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner234