banner262

Şu alçak virüsün gadrine uğramamak adına  benim için uzunca sayılacak bir süredir evden dışarı çıkamıyor, dolayısı ile dışarıda olan biteni kendi bakış açımla izleyemiyor ve irdeleyemiyorum.

O zaman da gelişmeleri izlemek için tek çare televizyon kanalları, gazeteler ve sosyal medyanın gözünün içine bakmak oluyor.

Oluyor olmasına da bu sözünü ettiğim mecralarda neler neler oluyor?

İnsan bak bak şaşta bak oluyor.

Gözler neler görüyor neler okuyor.

Bir okuduğunuzun diğer bir okuduğunuzla çelişmesi,kafa karışıklığını geçtim algı sendromu yaşamanızla sonuçlanıyor.

İnsanın gördükleri duydukları karşısında  acaba,doğru mu ki,ya doğruysa,ya yalansa filan derken beyniyle gözleri ve kulakları arasında bir yerlerde sıkışıp kalması işten bile değil.

Aslında bizim kuşağın gençlere göre çok daha şerbetli olması lazım bu durumlara.

Bizim kuşaktan kastım şimdiler de altmış ve yetmişlerini süren  kuşak,yani 1950-1970 arası doğumlular.

İşte o kuşak yaşadığı yıllar boyunca  akla hayale gelmeyenler dahil o kadar çok şeye tanıklık etti ki,yolda zombi görse selamlayıp geçecek hale geldi.

Ha bir de uzaylı istilasını yaşamadık  henüz.

Ama bunu da sürpriz olarak karşılamayacak kadar piştik artık zaten.

Neyse lafı uzatmayayım da sütre gerisinde yaşanılanlara döneyim;

Aslında burada da durum dışarısını pek aratmayacak nitelikte.

Örneğin televizyon kanalları;

Kerameti kendinden menkul nevrotik senaryolarla fotoroman tekniği ile çekilmiş, herkesin birbirini gırtlakladığı göz yaşının sel olduğu,bir evlenmedir tutturulduğu,sigaralar biralar buzlanırken silahların yakın çekimlerle kadraja girdiği,insan öldürmenin çok doğal bir olguymuycasına bol bol işlendiği,eli yüzü biraz düzgün adamlara kadınlara oyuncu denilerek sahne sanatının çırak çıkartıldığı,kin ve nefretin son derece yoğun bir zenginlik ile şatafatla ambalajlanarak izleyiciye ahan bu dizidir diye dayatıldığı dizilerle dolup taşıyormuş ta hiç haberim yokmuş.

Bas bas bağırarak birbirinden sulu esprileri komedi diye dayatan skeçlerden ve orjinallerinin bile basitliğine nal toplatan yarışma programlarından ise hiç haberim yokmuş.

Yemek yerine birbirlerini yiyen sinir bozucu bir sürü insanın arzı endam ettiği, ahlaksız ilişkilerin mağduriyet gibi pazarlandığı sözüm ona kadına yönelik programları filan hiç saymıyorum.

Saydıklarım saymadıklarım

Meğer ne de çoklarmış.

Haberler ise ayrı bir muamma;

Her kanal kendi haberini kendince sunarken asıl haberin kim vurduya gitmesi kimsenin umurunda değilmiş onu da reiting raporlarına bakınca öğrendim.

Açık oturumlar ise ayrı bir inceleme konusu olabilir.

Tv kanallarının çoğu görüntülü radyo olmuşlar sanki.Saatlerce konuşuyor üstadlar(!)

Her biri kendi kulvarında otorite diğer kulvarlarda da danışman pozundalar.

Hani yapımcı ve yayıncılar  programlarının tümüne incir çekirdeği ya da ağzı olan konuşuyor diye isim  koysalar yeridir.

Formatlarına cuk oturur vallahi.

Bir de her şeyin yağlandığı ya da her şeyin yerildiği kerameti kendinden menkul lafı güzaf programları var ki,işte onlar en sinir bozucu olanları.

Ve reklamlar…

İşte onlar gerçekten feci.

Zeka ürünü yapımların yok denecek kadar az olduğu bu sektör insanı bezdirip sanki reklamını yaptıkları ürün ya da hizmet satılmasın diye uğraşıyorlar.

Aynı reklam hemen her kanalda onlarca kez dönerken bir algı oluşturması hedeflense de ben algıda seçiciliği tetiklediği kanısındayım.

Kendi adıma söyleyeyim bu ev esaretim bitince sütre gerisinde mimlediğim hiçbir ürün ya da hizmeti almamakta kararlıyım.

Hele çocukluğumuz da,gençliğimiz de hepimize mal olmuş şarkılarının güftelerinin değiştirilerek güzelim eserlerin hoyratça kapitalizm çarklarında ezilmesine fena halde bozulmuş durumdayım.

Adamlar için her değer bir reklam malzemesi.

İşin etiği filan kalmamış; etik çetik olmuş tepiniyorlar üzerinde.

Hani diyorlar ya ‘’belgesel sadece belgesel’’diye valla çok haklılar.

Gerçeği yansıtan tek programlar onlar. Onların da yerlisini bulup izlemek için şans gerekiyor,denk gelmesi gerekiyor çünkü çok azlar.

Kapatın televizyonu açın bilgisayarı telefonu vs yi, girin internete yazın tarayıcıya gazeteler diye…

Burası da hiç farklı değil  televizyonlardan.Aynı halin bir başka tezahürü.

Bir atar bir gider sormayın gitsin.Her yayın organı mutlak haklı ve her yazar sadece o yazar.

Konsensus, kontenyus olmuş millet na mütenahi vuruyor birbirinin gözüne.

Bu toz dumanda herkes kendi doğrusunu savunurken düşündüğü  gibi sanmanın getirdiği yorgunlukla asıl konudan uzaklaşıyor.

İyi de sende kitap oku abicim diyenler olursa diye söylüyorum; bu yazdıklarım kitaptan arda kalan  zamanlarda gördüklerim.

Bir de okumayı sevmeseydim ne yapardım.

İyi de hani sosyal medya ?

O başlı başına bir yazı konusu.

Bir paragrafa sıkıştırılamayacak kadar da engin.

Sütre gerisinin fenomeni,kısmetse bir sonra ki yazı da…

Bu arada bilmeyen ya da unutmuş olanlar için sütre gerisinin ne anlama geldiğini de iliştirivereyim şuracığa da,yazının adını neden o koyduğum daha rahat anlaşılsın.

Efendim,sütre gerisi en yaygın tanımlama ile ‘Çatışma ortamında (cephede) olabileceğiniz en rahat yer’ anlamında kullanılıyor.

Tabii burada ki çatışma ortamı o çatışma ortamı değil.

Ne peki?

Çok basit.

Neden sütre gerisine çekilmişsek ondan…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner259

banner193

banner246

banner254