Kulaklarımızdan hiç eksik olmayan bir slogan var, hemen her köşe başında bu sloganı duyabiliyoruz. İşitiyoruz. Aslında kendimizde yüksek sesle dillendiriyoruz.

Kadına şiddete hayır!

Evet, bu slogan aslında yaşanılan bütün olaylara karşı toplumun kin ve nefret duygularını açığa çıkaran ve olaylara tepki gösteren bir başkaldırı niteliğinde. Duymak lazım bu sloganı. Neden söylendiğini bilmek, inanmak, bu sloganların atılmasına yol açan olayların bir daha yaşanmaması için de toplumda ve kamuda görevli olanların görevlerini tam olarak yerine getirmesi gerektiğine inanıyorum. Olaylar oluyor. Bazı olaylar aile içinde saklanıyor. Toplum içinde saklanıyor. Bazılarının ise duyulmasının önüne geçilmesi adına mağdurların karalanmasına yol açan yalan ve iftiralar ortalıkta geziniyor. Bazı insanlarımız, yaptıkları olayların ve neden oldukları sonuçların pek de iyi bir şeymiş gibi gösterilmesinden cesaret alıp, kadınlara yönelik şiddet uygulamasına bir adım daha ileri gidebiliyor.

Etrafımıza şöyle bir bakalım.

Eşinden ayrılan binlerce insan var. Bu hayatın normal akışında normal karşılanması gereken bir olay. İnsanlar, birbirlerine aşık olabilirler. Sevgi duyabilirler, sonrasında ise hisseleri tükenebilir yada başka olaylar nedeniyle ayrılmak isteyebilirler. Bu hayatta insanların başına her türlü olaylar gelebilir.

Bu durumun normal karşılanması, ayrılan herkesinde kendi yollarını arayıp bulması ve kendi yaşantılarına artık ayrı gayrı devam edeceklerine inanmaları gerekiyor. Ben, bireysel olayları bir kenara bırakıp, toplumda yaşanılan benzer olaylarla ilgili düşüncelerimi sizlerle paylaşmak isterim. Çünkü, bireysel olaylara daldığımızda, içinden çıkılmaz hale gelebilen yaşan ve iftiralarla karşılaşıyoruz. Ölen öldüğüyle kalıyor.

Hiç kimse, eşinin tapulu malı değildir. Medeni kanunun özeti bu. Ülkemizde de evlilik müessesesini düzenleyen Medeni Kanunda, evlenme ve boşanma şartları sıralanmış, eşlerin bu kanun maddelerine aykırı hareket etmeleriyle de aralarındaki evlilik bağının kesilebileceği kayıt altına alınmıştır. Bakın, evliliğin bozulması demek insanların yeniden bir araya gelmemesi veya bir birlerine düşman olması anlamına gelmiyor. Olaylarda, çocuklar olabilir. Evlilikte ortak edinilen mallar olabilir. Ortak yapılan işler ve aile bütçesine katkı için ortak çalışmak zorunda olanlar olabilir. Evlilik bitince, bütün bunların yok saymıyor kanunlarımız. Hepsi için özel maddeler var. Herkesin hakkı ve hukuku kendisine teslim edilmeli.

Bizim ülkemizde ise evlilik bakışı çok farklı. Bir erkek evlendiğinde, kendisinden ayrılan eşinin sanki ömür bozu tapulu sahibi imiş gibi davranması, toplumun huzur ve barışını bozan ana noktasıdır. Boşanan erkek bir başka kişi ile nasıl beraber olabiliyor, evlenebiliyor veya istediği gibi hareket edebiliyorsa, kadınlar içinde aynı haklar mevcuttur. Fakat, bazı erkeklerimiz bu olayları kendi gururlarına yediremiyorlar. Kendisinden boşanmış olan kadının yaşantısını sanki namus bekçiliği yapmak zorunda imiş gibi hissettirip hareket ediyorlar.

İşte, olayların ana maddesi ve nedenleri de bu.

Kadınların öldürülme sebeplerine bakalım.

“Benden boşandı, başkasıyla beraber yaşıyor. Bu benim namusuma dokundu!..”

Bir başka ifade, “benim çocuklarıma üvey baba getirmesini istemedim!...”

“Benim karım, boşansak bile benim karımdır. Başkası ile olamaz!..

Bir de en önemli ifadeler ise kıskançlık.

“Benden boşandıktan sonra falan yerde işe girdi. Kılık kıyafeti değişti. Ben, bu kılıkta onun gezmesini istemiyorum!”

Gibi pek çok bahaneler bizim ülkemizde kadın cinayetlerinin işlenmesine yol açabiliyor.

Peki, bu işin çaresi nedir”

Çare, ailelerin belki de çocuklarını yetiştirme tarzında. Erkek çocukları namus bekçisi, kız çocukları ise kaşık düşmanı gibi görülüyor bazen toplumumuzda. Durum böyle olunca da evlenen bir erkek çocuğu, karısının namus bekçisi kesiliyor. Boşanmayı kabullenemiyor. Kabul etse bile karısını sürekli takip ediyor. Onu kıskanıyor. Onun hareketlerini izliyor. Sonra da elini kana buluyor.

Bu toplumsal bir vicdan ve muhasebe hesabı. Aileler, çocuklarını yetiştirirken verdikleri eğitimden, ülkemizdeki Milli Eğitime, toplum içindeki yaşam tarzları ile sosyal ilişkiler, kanunların verdiği yetki ve hakların bilinmesine kadar pek çok konudaki eksikliklerden kaynaklı bir toplumsal yara ile karşı karşıyayız.

Bu yarayı pansuman edecek olan tabi ki siyaset ve ülke yönetimi. İktidar, hükümet. Gerekli kanunları çıkaracak olan TBMM, milletvekillerimiz. Bu olayların siyaset tartışması olmaz. Sen-ben tartışması olmaz. Toplum için ne gerekiyorsa onun yapılması, boyunlarının borcu.

Ben, bu köseden kendilerine sesleniyorum. Önce, TV ekranlarında her akşam değişik adlarda izlemek zorunda kaldığımız, formatları ise hep aynı olan, ayrı yaşamayı, kadın erkek ilişkileri, alkol ve parti hayranlığı uyandıran dizilerden işe başlasınlar. Zengin yaşantı ve özentisini cazip gösteren bu dizilerdeki bir eli yağda bir eli balda gibi gösterilen hayatlar, toplumun gerçeğini yansıtmıyor. Başta RTÜK olmak üzere siyasi iradenin TV yöneticileri, film yapımcıları ve dizi yapımcılarıyla bir araya gelip kanayan yara halindeki bur olaylara neşter vurma vakti geldi de geçiyor. Belki de kadın cinayetlerimize örnek teşkil eden olaylar zincirlerinin önlenmesine yol açabilir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner234

banner246