Bu haber kez okundu.

BM Özel Raportörü David Kaye:
Birleşmiş Milletler (BM) Özel Raportörü David Kaye, “Herkes herhangi bir müdahaleye uğramaksızın, her türlü kanal ve medya vasıtasıyla düşünceye sahip olma ve ifade etme ve her türlü bilgi ve fikre erişime sahip olma hakkı vardır” dedi.
Ankara’daki BM Binası’nda basın toplantısı düzenleyen BM Özel Raportörü Kaye, İnsan Hakları Konseyi’nin BM’nin en üst organ olduğunu ve ifade ve düşünce özgürlüğü özel raportörü olarak görev alanına giren insan hakları hukukunu ilgilendiren konuları incelediklerini belirterek, “Düşünce ve ifade özgürlüğü Uluslararası Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi’nin 19’uncu maddesi gereği yaptığım çalışmaları ilgilendiriyor. Kamu kurumları ve hükümet temsilcileriyle görüşmeler gerçekleştiriyor ve genel kurul ve insan hakları konseyine tematik raporlar hazırlıyoruz. Ve çalışmalarımız kapsamında ülke ziyaretleri gerçekleştiriyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti şubat ayında bana bir davet gönderdi. Davet uyarınca bakanlıklarla, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtayla Silivri ve Bakırköy Cezaevlerine ilişkin ziyaretler planlandı ve dün de bu ziyaretleri gerçekleştirdik. Tutuklularla görüştük” diye konuştu.
Uluslararası Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi’nin 19’uncu maddesine dikkat çeken Kaye, “Bu madde uyarınca herkes herhangi bir müdahaleye uğramaksızın, her türlü kanal ve medya vasıtasıyla, düşünceye sahip olma ve ifade etme ve her türlü bilgi ve fikre erişime sahip olma hakkı var. Ancak 19’uncu maddede belirtildiği üzere, hükümetler belli hallerde ifade özgürlüğüne kısıtlama getirebilirler ancak bu 3 kritere bağlı. Hukukilik yani tanımları, sınırları belirlenmiş bir kanun olmalı. Orantılılık çok önemli ikinci kriter olarak ve üçüncüsü de bahse konulan kısıtlama meşru bir amaç barındırmalı, başkalarının hayatını koruma ya da ulusal güvenliği koruma gibi. Bu hafta bu konuyla alakalı öncelikle bakanlıklar, kamu kurumları ve yüksek mahkemelerle bir araya geldik ve hükümet yetkilileri bize sıklıkla bu görüşmelerde Türkiye’deki tehdidin doğasından bahsettiler. Bizler bu ülkede terörle ilgili yaşanan sorunların farkındayız. Hem darbe girişimi, 15 Temmuz olayları sonrasında hem de daha genel bağlamda DAEŞ, PKK ve diğerleriyle yaşanan terör sorunu anlamında bu tehdidin varlığını kabul ediyoruz. Ve hükümetinde elbette kendi vatandaşlarının hayatını koruma sorumluluğu var, biz bunu hiçbir şekilde sorgulamıyoruz. Hükümet meşru olarak tüm hakları değil ama farklı hakları kısıtlayabilir. Ama bu demek değildir ki hükümet açık bir çeke sahip ve istediği her şeyi yaparak ifade özgürlüğünü tamamen kısıtlayabilir. Burada önemli bir ayrım var ve düşünce özgürlüğü de hiçbir kısıtlamaya tabi tutulamaz” ifadelerini kullandı.
“KHK’lar teröre dair çok geniş tanımlar içeriyor”
Bu hafta boyunca gerek hükümet makamları, gerekse sivil toplum örgütleri ile yapılan görüşmeler olduğunu kaydeden Kaye şunları söyledi:
“Ulaştığımız sonuçlar aslında oldukça vahim ve ifade özgürlüğü ve düşünce özgürlüğü anlamında ülke genelinde önemli kısıtlamaların olduğuna işaret ediyor. Elbette her hükümetin ulusal güvenliği ve kamu düzenini koruma sorumluluğu ve hakkı var ama kısıtlamalar gördük ki, Türkiye’de yaşamın farklı alanlarını etkiliyor. Belli endişe alanları saptadık bunlar iki gruba ayrılabilir. Birinci gruptakiler bu ülkedeki kanunların doğasıyla alakalı ve bu bağlamda bir kaç kanuna değinmek istiyorum. Terörle Mücadele Kanunu Olağanüstü Hal’den önce de yürürlükte olan bir kanun, Olağanüstü Hal 15 Temmuz darbe girişiminden sonra hayata geçirildi. Terörle Mücadele Kanunu ve Olağanüstü Hal (OHAL) sonrasında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) teröre dair çok geniş tanımlar içeriyor ve aslında bireylere çok sınırlı bir yönlendirme sağlıyor. Kanunun kendisi yeterli yönlendirme vermiyor, hükümet makamlarına aşırı takdir yetkisi tanıyor, özellikle bu kanunda terörle mücadele operasyonlarını yürüten makamlara. Saptadığımız sorunlara ilişkin özellikle vurgulamak istediğim hakaretle ilgili mevzuat; hem kamu yetkililerine yönelik hakaret hem de cumhurbaşkanına yönelik hakaret, sanırım Ceza Kanunu’nun 299. maddesinde ele alınmakta. Bu kanunlara ve KHK’lara baktığımızda bence tüm bunlar bu ülkede ifade özgürlüğü üzerinde çok ciddi bir etki yaratmakta ve bizim özellikle kanunlara ilaveten endişe duyduğumuz bir diğer konu da, gazetecilerin ve genel olarak medyayı ilgilendiren durum ve içinde bulundukları koşullar. Gazeteciler çok ciddi tehdit altında hissediyorlar gördüğüm kadarıyla. Ve bunun birinci nedeni de gazetecilerin tutuklu olması, bizim gördüklerimiz ve duyduğumuz kadarıyla yaklaşık 155 gazeteci şuan tutuklu durumda. Bir takım tutuklu gazeteci ve yazarı ziyaret ettik. Altan Kardeşler ve Aslı Erdoğan bunlarla ilgili ziyareti Adalet Bakanlığı izin vermedi. Ama buna rağmen Cumhuriyet Gazetesi çalışanı 5 gazeteciyi ziyaret edebildik. Ayrıca Necmiye Alpay’ı da ziyaret ettik. Ve bize göre gazetecilik kamuoyunun her şeyi serbestçe tartışabilmesi ve insanların bilgiye erişim hakları anlamında gazetecilik son derece hayati bir öneme sahiptir. Nedenlerine baktığımızda mevcut gösterilen nedenler önemli sorunlar barındırmakta. Terörle mücadele mevzuatı ve KHK’lar ve dolayısıyla olağanüstü hal süreci kullanılarak Türkiye’de gazetecilik kısıtlanıyor ve gazeteciler tutuklanıyor. Dün Silivri’de Cumhuriyet çalışanlarıyla bir araya geldik. Neden hapiste olduklarını, hukukun öbür tarafına nasıl geçtiklerini anlayamadıklarını gördük, aynı şey sayın Alpay için de geçerli kendisi iyi tanınan 71 yaşında bir yazar. Onun tutuklanması hukuktaki gereklilik ve orantılılık ilkesini karşılamıyor. Eğer hükümetin iddia ettiği gibi, terörle mücadele veya kamu güvenliği bir gerekçe olarak kullanılıyorsa biz bu gerekçeye karşılık bu insanların tutuklanmış olmalarının gereken orantılık ilkesini karşılamadığını düşünüyoruz. Dolayısıyla bizim ilk önerimiz şu; hükümete bir çağrı yapıyor ve tutuklu tüm gazetecilerin bir an önce serbest bırakılması gerektiğini düşünüyoruz. Gazetecilerin dışında genel olarak medyaya yapılanlar da bizi endişelendiriyor. Darbe girişimden dahi önce medya özgürlüğü anlamında ciddi sıkıntılar vardı. Terörle mücadele mevzuatı gazetecilere, medya organlarına karşı kullanılıyordu. Onlarca televizyon ve 11 radyo kanalları OHAL ile kapatıldı. Ve 3 bini aşkın gazeteci şuan anladığımız kadarıyla işsiz kaldı. Ve yüzlerce sarı basın kartı da iptal edildi. Tüm bunlar medya basın özgürlüğü anlamında bizi ciddi olarak endişelendirmekte."
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.