Bizim jenerasyonun tanıklık ettiği siyasi, kültürel, ekonomik, sosyal olayları andığım dünkü yazımda 1950-1970 arasını ele almıştım.

Bugün de 1980’lerde neler olup bitmiş ona bir bakalım mı?

 ‘’80’li yıllarda yaşamak demek, Türkiye'de yaşamış son mutlu kuşak olduğunu hüzünle hissetmek demek.’’

Diye bir tanımlama var.

Bilmem katılır mısınız?

Ben tanımın çok da afaki olmadığını düşünenlerdenim.

Hele içinde darbeyi bile barındırsa da en mutlu yıllarımın seksenler parantezinde olduğunu hatırladıkça hiç.

Tabii 80’ler sadece romantik anıları ile anılacak yıllar değildi.             

Özünde Türkiye'nin kaos yıllarının devamıydı…

Ve bizim kuşak tarihimizin en gaddarca hadiselerinden biri olan 12 Eylül 1980 darbesine tanıklık ediyordu.

Tanıklık etmenin ötesinde darbenin yarattığı mağduriyetlerin tam ortasında yer alıyor, Hatta bu dönemde doğanlarımıza ihtilal çocuğu deniliyordu.

Seksenler birbiriyle tezat yılları da beraberinde getiriyordu, on yıllık dönem bir yandan baskı rejiminin etkisiyle cuntacıların iradelerini dayatırken ülke, tüm dünyayı şaşırtacak biçimde dışa açılıyor, ezberler bozuluyor ve pek çok yenilik üst üste hayatımıza giriyordu.

Dünyadaki kültürel gelişimle paralel olan 80’ler Türkiye’si; iki farklı iktidar projesinin, iki farklı söz siyasetinin ve iki farklı kültür stratejisinin sahnesi olurken bu dönem bir yandan baskı ve yasak dönemi; diğer yandan yasaklamak yerine dönüşüme yol açmayı hedefleyen, yok etmek yerine içermeyi deneyen kuşatıcı bir kültürel stratejiyi barındırıyordu.

Biz büyüyor, Türkiye değişiyordu.

Hem de ne değişme.

Arabesk kültürü süratle yayılırken, bu döneme kadar “mahrem” kabul edilen birçok alan ilk kez kamuoyunun gündemine geliyor, konuşuluyor ve tartışılıyordu.

Köylerden kente göçün %50’lilere çıktığını gözle göremesek bile hissederek tanıklık ediyorduk bu değişime.

Şehirlerin çekiciliğinin  varoşların oluşmasını tetiklediği yıllardı ki, bizim jenerasyonun önemli bir bölümü bu göçü bizzat yaşadı.

15 Ağustos 1984 ise hem tanıklık hem lanet ettiğimiz bugün de en büyük sorunlarımızdan biri olan terör örgütünün adını ilk kez duyduğumuz tarih oluyordu.

Biliyorum çoğunuz başta siyaset ve ekonomi olmak üzere içerisinde bulunduğumuz pek çok sorundan sıkıldınız bunaldınız.

O yüzden bizim jenerasyonun 1980 ve doksanlarda tebessüm ettiren olgulara olan tanıklıklarına kıracağım dümeni;

80’lerde Ajda Pekkan'ın Alo, Michael  Jackson'ın Pepsi reklamlarına meftundu  bizim kuşak, büyükler icraatın içindeni izlerlerken, biz Voltranı oluşturma çabasındaydık. Küçüklerimiz dört gözle Adile Naşit’i beklerlerdi, kuzucuklarına masallar anlatsın diye.

Debbie Gibson, Tiffany, Jason Danovan, Sandra, Modern Talking dinler birbirimize hava basardık, Comanchero ve Life İs Life'ın sözlerini ezberlemeyi başarabilenlerimiz sosyal sınıf atlarlardı adeta. Madonna ve  Samantha Fox aileden sayılırdı.

Korhan Abay,  Cenk Koray, Metin Milli, Ersen ve Dadaslar sanal kankalarımızdı.

İlkokula siyah önlükle gider, Kayahan, Nilüfer, Sezen Aksu, Barış Manço ile büyürdük. Köle İzahura derin izler bırakmıştı özgürlükçü ruhlarımızda. Uzay denilince Ziyaretçileri anlardık derhal.    

Kendimize özgü bir dil bile geliştirmiştik; Moruk, herıld yani on cümlemizin dokuzunda yüklem olurdu.       

Hem eskiydik hem yeni 80’lerde. Ciddi bir ortaya karışık durumu vardı. Kalem ile kasetin bütünselliğini de bizim kuşak sağlamıştı, hoparlörlere apolla demeyi akıl etmeyi de.

9 voltluk pilleri yalayıp o ekşiliği tatmayanlarımız var mıydı bilmiyorum ama, büyüteç ile güneşte kağıt yakanımızın çok olduğu kesindi.

Bir de uzaktan kumanda muamelesi görürdük. Kıs Şunun sesini ya da aç/kapat televizyonu komutlarını öfleye puflaya da olsa yerine getirirdik. O uzaktan kumandanın uzakta olduğu zamanlardı.

Aşağı mahalle, yukarı mahalle, bizim mahalle kavramları sadece semtlerin yapıları anlamına gelmezdi seksenlerde mahalle sosyal coğrafyaydı ve bizim kuşak için kutsaldı. Hangi mahallenin çocuğusun birader sorusunu duymayanımız ya da sormayanımız yok gibiydi. Mahalle ciddiydi, mahalleli olmak daha ciddi.

Ekonomi de pek farkında olmadığımız garipliklere tanıklık ediyorduk ister istemez. 1980 darbesinden sonra türeyen bir-kaç yıl içinde de teker teker iflas ederek, topladıkları paralarla yurt dışına tüyen bankerlik müessesinin  kaçınılmaz sonucu Kastelliller, Banker Bako’lar hayatımıza giriyordu.

Bakkalda bisküitler küp kutularda satılırken, dondurmalar sahiden dondurma, karpuzlar kan, kestaneler kebaptı.

Kurumlar ve kavramların içleri henüz bu denli boşaltılmamışken yaşanılan gençlik sokakta, arsada, arazide gelişir, eve kapanıp dışarıya çıkmayan olursa hasta muamelesi görülürdü.

O zamanda çok varsıl değildi bizim kuşak; ama yoksulluk tanımı sadece parasızlığı ifade ederdi.

Hayat fakirliği icat edilmemişti.

Şimdilerde televizyonlarda yerli yabancı kaç dizi var?

Bir çırpıda bilemediniz değil mi?

Bizim kuşaktan en unutkanlarımız bile bilirler ama.

Dallas, Güzel ve Çirkin, Kara Şimşek, Şahin Tepesi, Yalan Rüzgarı, Zengin ve Yoksul, Sabrina, Altı Milyon Dolarlık Adam…

Eğer saat sorulduğunda ömrünüzün bir döneminde ‘’Eti Kemik Geçiyor’’diye yanıt verdiyseniz bizim kuşaktansınız anlamına gelir.

Ya da ‘ne?’ Sorusuna ‘zınk’ dediyseniz.

Ayşegül’de bir fenomendi ki el üstünde tutulurdu. Fransız yapımı renkli ve resimli A4 ebatlarında parlak kalın kağıda baskılı Ayşegül Tatilde, Bahçede, Sinemada, Dağda bayırda resimli kitapları yok satardı.       

Çok kalabalık bir o kadar genişti aslında 80’ler.

İçlerine evliliklerimiz sığdı, evlatlarımız…

Yine yerim bitti;

Bizim jenerasyonun 80’lere tanıklığı bitmedi.

Kısmetse yarına…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner234

banner246