İlkini yaklaşık iki yıl önce yazmışım;

14 Mayıs 2017’de.

En çok okunan yazılarımdan da biri olmuş.

Affınıza sığınarak bir kez daha paylaşmak istedim sizlerle.

Nedenini ise son paragrafa bıraktım.

***

Düşünüyorum da;

Yaşadığımız tüm olumsuzlukların altında monolog varmış gibi geliyor bana.

Hani sadece bir kişinin sesinin çıktığı, yüzlercesi, binlercesi, milyonlarcasının da dinlediği konuşma tipi.

Evde başlar monolog önce;

Baba konuşur, evlat dinler, ana dinler. Okulda devam eder öğretmen konuşur, öğrenciler dinler.

Camide hoca konuşur cemaat dinler, askerde komutan konuşur astlar dinler,

Partide başkan, dairede işletmede müdür konuşur mahiyeti dinler.

Ezcümle birileri hep konuşur, birileri de hep dinler.

Kendi monoloğuna hazırlanırken yaşlananları bilirim.

Hiç bitmez konuşanlar.

Biter gibi olursa birilerini bulup çıkartıveririz kürsüye, bu sefer onlar konuşur yine biz dinleriz.

Anlamasak ta dinlemek kolayımıza gider.

Pek çoğumuz soru bile sormadan göçer gideriz bu dünyadan.

Bekleriz ki birileri bizim yerimize konuşsun. O konuşsun da bize neyi nasıl yapacağımızı söylesin.

Aksi halde düşünmemiz gerekir ki, bu konuda pek güvenemeyiz kendimize.

Monolog önemlidir bizim coğrafyamızda;

Bazen öğüt verir, bazen yön, çoğunlukla da ayar.

Ayarlana ayarlana yaşarız hayatı monologlarla.

İlginçtir, garip bir saygı duyarız monoloğa;

Değil sözü kesmek, konuşan bakar da kızar diye o anda aklımızdan Sarı Öküzü geçirsek bile, mimiklerimizle katılırız söylenenlere. Başımızla tasdik etmekte ciddi bir alışkanlığımızdır.

Bir türlü monoloğun prangasından kurtaramayız kendimizi.

Hep bekleriz, biri çıksa da neyi nasıl yapmamız gerektiğini anlatsın diye.

Monolog hoyrattır, acımasız ve dayatmacıdır aslında. Bizim doğrularımızla çelişme olasılığına hiç aldırmaz.

Hep haklıdır. Akıllıdır da; ‘’Adama bak ağzı amma laf yapıyor’’larla yüceltilir, ’’Laf ebeliği’’ ile rütbelendirilir.

Dünyaya gözümüze açtığımız ilk andan itibaren kayıtsız şartsız teslim olmamız da bundandır ona.

Diyalog derler tek düşmanı vardır;

 Monoloğun aksine düşünmeye zorlar insanı, dinlemekle kalmayıp yanıt üretmesini en önemlisi soru sormasını ister.

Sorsun ki, öğrensin, bilsin, yanlış olasını ayıklasın ister.

Bu yüzdendir diyalog kurma da ki acemiliğimiz;

Konuşmayız birbirimizle, sanki anlaşmaktan korkarız.

Duyduğumuzla yetinmekle, düşündüğümüzü sanmak arasında yuvarlanıp dururuz.

Ta ki bir çıkıp kürsüye vurup ortaokul öğretmeni misali ‘’Dinle Burayı’’diyene dek.

Hemen vaziyet alırız.

Monologlarla yaşar, diyaloglara hasret kalırız.

Göçerken bile değişmez durum;

Hoca okur, yarımız içimizden amin deriz…

***

Yazıyı iki yıl sonra tekrar paylaşmamın nedenine gelince;

Bir, elde mikrofon kürsülü kürsüsüz ha bire konuşan politikacılara baktım

Bir, onları kayıtsız şartsız ve dahi sorusuz dinleyenlere…

Gördüm ki durum her şeraitte aynı

Monolog ta her daim revaçta

Durumun nostaljisi de olsun dedim…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner234