banner262

28 Şubat'ta İdlib'de gerçekleşen saldırı sonucu 34 askerimizin şehid edilmesi sonrası Rusya ile olan ilişkilerimizin geleceği ve Rusya'nın Suriye'de ne amaçladığı ve İdlib'te ne olduğu konusu ülkenin ana gündemi oldu. Bu sorulara cevap aramadan önce Suriye'de yaşanan olayları ve Rusya'nın bu olaylardaki rolünü incelemek faydalı olacaktır. Rusya ile Suriye ilişkileri Hafız Esad (baba Esad) dönemine kadar uzamaktadır. Suriye İç Savaşı'nın başından beri de Esad rejimini destekliyordu Rusya. Bunu elbette insani nedenlerden yapmadı.  Baas rejimi Sovyetler Birliği döneminden beri Rusya'nın en büyük silah tedarikçilerinden biridir. Üstelik Rusların kendi açıklamalarına göre, 10 senedir süren savaş boyunca 200 yeni silahın denendiği yani rahatça savaş suçları işlenebilen bir alandır Suriye. Elbette sivillerin üzerinde denenmiştir bu silahların çoğu. Yine Sovyetler döneminden beri var olan Tartus'taki deniz üssü, Rusya'nın Akdeniz'deki  tek üssü konumundadır. Rejim yıkılırsa bu üssü ve Suriye üzerindeki etkinliğini kaybetmekten endişe eden Rusya, Esad rejimine verdiği desteği 2015 yılından itibaren sahada doğrudan yer alarak daha da güçlendirdi. Rusya ve İran güçlerinin desteğiyle, yıkılmak üzere olan rejim tekrar güç kazandı. Ama bu gücü sadece kendi halkına karşı kazandı(!). Golan Tepeleri'ni açıkça gaspeden İsrail'e ya da ABD tarafından Suriye'nin %40'ı kendilerine ayrılan PYD/YPG'ye karşı hiç bir girişimi olmadığını biliyoruz.

Arap baharı adıyla meşhur olan olaylar sonucunda Mart 2011 senesinde Suriye'de de  başlayan hareketlerde ABD, Fransa ve İngiltere'nin başını çektiği batılı güçler muhalif cepheyi Suriye halkının temsilcisi olarak kabul edip Cenevre görüşmelerinde desteklemişlerdi. Türkiye de batı bloğu ile birlikte muhalifleri destekleyen grup içinde yer almış, hatta muhalif örgütlenmenin merkezi konumunda olmuştu. 2015 yıllarına gelindiğinde Suriye'nin yarısından çoğu muhaliflerin kontrolündeydi. Peki ne oldu da süreç bu tarihten sonra birden bire değişti? 2011 senesinde bin Ladin'in öldürülmesiyle başlayan süreçte el-Kaide bölünmüş ve pek çok örgüt ortaya çıkmıştı. Her ne kadar el-Kaide'den çıkan örgütlerden biri olarak tanımlansa da gelişen süreç içerisinde tümüyle ABD kontrolünde olduğu ortaya çıkan DEAŞ (eski ismiyle IŞID) terör eylemlerini ilk olarak Irak'ta başlattıktan sonra, özellikle 2013 senesinden itibaren Suriye'nin kuzeyinde oldukça etkin olmaya başladı. DEAŞ'in sahneye çıkmasıyla birlikte Suriye'de aktörler de değişmeye başladı. Türkiye'nin Ağustos 2016 senesinde 15 Temmuz'dan hemen sonra başlattığı Fırat Kalkanı Harekatı ile tüm direnci kırılan DAEŞ'in, bu tarihten sonra bölgeden neredeyse buhar olması ama aslında ABD tarafından ilerde kullanılmak üzere farklı yerlere taşımasından anlaşıldı ki, bu terör örgütü sahada asıl olarak PYD/YPG'ye alan açmak için kullanılmıştır. PKK uzantısı PYD/YPG, özellikle ayn el Arab yani nam-ı diğer Kobani olaylarıyla birlikte dünya basınında DAEŞ'le mücadele eder gibi gösterilerek, ABD destekli terörist bir grup oldukları perdelenmeye çalışıldı. Bunda da kısmen başarılı oldular. Türkiye'nin bütün itirazlarına rağmen, hala özellikle Batı tarafından DAEŞ'e karşı mücadelede bir aktör olarak gösteriliyor ve ilerde kurumsal bir yapıya kavuşması ve toprak sahibi olabilmesi için çalışılıyor.

Bu çok aktörlü denklemde Rusya'nın sahada aktif olarak yer almaya başlaması PYD/YPG'nin de aktif olarak yer aldığı 2015 senesine denk geliyor. Her ikisi de önce terörle mücadele kisvesi ile aynı zamanlarda aktifleştiler. Ama Rusya rejim güçleri ile birlikte savaş suçu sayılacak insani trajedilerin altına imzasını attı. Hastane, okul, fırın, pazar yeri vb. bombalamaları gerçekleşti. PYD/YPG ise kendisi terör örgütü olmasının dışında, demografik yapının değiştirilmesi, çocuk yaşta sivillerin zorla silah altına alınması, sivillerin katledilmesi (Rakka örneği) vb. suçları bolca işledi. O zaman kadar Batı tarafından desteklenerek Suriye'nin büyük kısmını kontrol altına alan muhalifler yani ÖSO, tüm desteğin bir anda çekilmesi sonucunda Rusya destekli yoğun bombardımanlar ve İran kökenli milislerin karadan yürüttükleri saldırılar sonucu hızla alan kaybetmeye başladı. Bununla birlikte ABD destekli PYD/YPG'de DAEŞ ile mücadele adı altında alan kazanmaya başladı. Aslında yaşanmakta olan güney sınırlarımıza dayanmış ve ülkemize yönelik terör faaliyetleri yürüten DAEŞ'in uyguladığı terör nedeniyle yerleşik halkı göçe zorlanmış ve insansızlaştırılmış alanların, el çabukluğu ile PYD/YPG'ye devredilmesinden başka bir şey değildi. Zira DAEŞ, TSK tarafından düzenlenen operasyonda gösterdiği direncin zerresini göstermeden bu alanları neredeyse terk edip çekildi. Muhalif yapının yok edilmesi ile de Türkiye'nin Suriye'de ilerde kurulacak yeni yapılanmada etkili olmasının önü kesilmeye çalışıldı. İlk el değiştirmeler yaşanırken biz müdahil olamadık çünkü o sıralarda içerde 793 şehit verdiğimiz Hendek operasyonları ile uğraşıyorduk. 2015 senesinde başlayan Hendek operasyonları biter bitmez bu sefer de 15 Temmuz darbe girişimi yaşandı. Bu sıkıntılı süreç boyunca güney sınırlarımız tümüyle PYD/YPG eline geçeceğinin farkında olan Türkiye, daha darbe girişiminin şokunu atamadan hemen Fırat Kalkanı operasyonu ile sürece müdahil oldu.

Fırat Kalkanı ve Zeytindalı harekatları ile Suriye'de kurulacak ve temel olarak Türkiye'yi tehdit etme işlevi görecek terör yapılanmalarına izin vermeyeceğini açıkca belli etmesinin ardından, sürdürülen diplomatik ilişkilerin sonucunda ABD'yi dışarda tutan gelişmeler yaşandı. Mayıs 2017'de başlayan Astana süreci ile Rusya-İran ve Türkiye arasında diplomatik ilişkiler kurulmaya çalışılmış ve İdlib'in de yer aldığı çatışmasızlık bölgeleri belirlenmişti. Bu bölgeler muhalif güçlerin ve sivil halkın bir arada bulunduğu ve henüz rejimin eline geçmeyen ama sürekli olarak bombalandığı için sivil kayıplarının yaşandığı bölgelerdi. Fakat rejim yani Rusya ve İran bu anlaşmaya sadık kalmadılar ve süreç içinde bu bölgelerdeki siviller ve muhalif güçler İdlib'e taşındılar. Türkiye bunun üzerine İran'ı devre dışı bırakarak Rusya ile Eylül 2018'de Soçi sürecini başlattı. Bu anlaşma ile İdlib bölgesi, Suriye'nin çeşitli bölgelerinden gelerek burada sıkışmış durumdaki yaklaşık 3 milyon sivilin zarar görmemesi için gerilimi azaltma bölgesi olarak tanımlandı ve süreç içinde M4, M5 karayollarının açılması ve Türkiye ile Rusya'nın gözetiminde düzenin sağlanması amaçlanıyordu. Karayollarının işletilmesinde pek sorun yaşanmadı ama rejim diğer çatışmasızlık alanlarında olduğu gibi İdlib'de de çoğunluğu sunnilerden oluşan ve rejimin katliamlarına, işkencelerine maruz kalmamak için Türkiye sınırına yakın bölgede hayata tutunmaya çalışan sivil halkın varlığına tahammül edemedi. İçlerinde var olan ve sayıları hakkında kesin bir rakam söylenmese de yaklaşık 50-60 bin civarındaki "terörist" olarak tanımlanan yabancı savaşcıları bahane ederek sürekli saldırılarına devam etti. Amaçları çok belli. İdlib bölgesini de işgal etmek ve insanları ya öldürerek ya da göçe zorlayarak İdlib'i insandan arındırmak. 

Sadece bu kadarla da kalmayacağını öngörmek için kahin olmaya gerek yok. İnsandan arındırılmış bu bölge de diğer sınır boylarında yapıldığı gibi PYD/YPG, İran destekli milisler ve Şebbiha tarafından bir terör yuvasına dönüştürülerek, Hatay üzerinden sürekli olarak Türkiye'ye yönelik tacizler başlayacaktır. Ayrıca  Afrin, Cerablus, El-Bab hattının ve Barış Pınarı bölgesinin taciz edilmesiyle devam edecektir. Topraklarımızdan uzak tutmaya çalıştığımız terör yeniden boy gösterecek ve 15 Temmuz'dan beri yaşamadığımız terör olayları yeniden başlayacaktır. Bu kadar açık bir gerçek önümüzde dururken, Türkiye'nin terörle mücadele başarılarının tümünü tersine çevirecek bir adımın atılması ve İdlib'te yaşanan saldırılar nedeniyle geri çekilmeyi düşünmek hata olur. Şehitlerimiz hepimizin canını yakıyor. 40 sene boyunca süren PKK terörünün aldığı 40 bin canımız, Hendek olaylarındaki 793 şehidimiz, 15 Temmuz'daki 248 şehidimiz, Fırat Kalkanı'ndaki 72 şehidimiz, Zeytindalı'ndaki  52 şehidimiz, Barış Pınarı'ndaki 5 şehidimiz gibi. Onlar nasıl ülkemizin güvenliği için teröre karşı can verdilerse, bundan sonra da vatan için şehitler verebiliriz. Çünkü henüz terör sorununu çözebilmiş değiliz. Üstelik kısa vadede ve kolay yoldan çözülecek gibi de değil. Önemli olan şehitlerimizin ne için can verdiklerini iyi bilmek ve o değeri koruyabilmek için her birimizin yapması gerekeni yapmasıdır. Bunun için yapmamız gereken en önemli iş, terörle mücadeleye bu sorun tehdit olmaktan çıkana kadar her açıdan ama özellikle diploması ve medya aracılığıyla mücadeleye devam edebilmek ve şehitler uğruna elde ettiğimiz kazanımlarımızdan vazgeçmemektir. Ülke içinde yıkıcı muhalefetten kaçınmak ve sosyal medya aracılığıyla sürdürülen psikolojik harp yöntemlerine karşı uyanık olmaktır. Birbirine destek olan, birlik içinde davranabilen bir millet olmamızdır. Asıl bunu yapamadığımız zaman onların hatırasına ve verilen bunca emeğe karşı saygısızlık etmiş oluruz.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner259

banner193

banner246

banner254