Mevlid-i Nebi Haftasıyla Allah Rasulü, dünyanın her tarafında olduğu gibi bizim ülkemizde de  büyük bir çoşku ve heyecanla  anılıyor. O’nu anlamaya çalışan insanlık, O’nun sunduğu hayat modeliyle yeniden karanlıklardan kurtulup aydınlığa huzur ve saadete ulaşmak istiyor.

    Nasıl ki güneş, şu cismani âlemin en büyük ışık ve ısı kaynağıysa, Hz. Muhammed (s.a.v)’ de ruhani ve nurani âlemin yegâne güneşidir. O’nun kıymetini bilen bahtiyarlar tertemiz kalp aynalarıyla, sevgiyle yoğrulmuş gönülleriyle, Nur Muhammed (s.a.v)’in aydınlığının bu dünyada en mükemmel akisleri ve izdüşümleri olduğu halde ondan mahrum olanlar şu güzel dünyanın yüzüne vurulmuş kara leke gibidirler. Huzur ve saadeti inşa etmek cahiliye adetlerinden kurtulmakla mümkündür. Buda Resulüllah’ın sunduğu hayat modeliyle mümkündür.

    Cehaletin nasıl, hangi şartlarlar ve fedakârlıklar altında saadete dönüşebildiğini görmek ancak geçmişle geleceğin arasındaki mukayeseyle mümkün olur. Bugünün cehaletini ve felaketini bilmeyenler yarının saadetini asla inşa edemezler. İslam’dan önceki nesillerden ders çıkaramayanlar yarınlarını İslam’a göre şekillendirmeleri de mümkün değildir. Bir insanda bulunan sevginin temelinde bilmek ve anlamak vardır. İnsanın, bilmediğini sevmesi, ona uyması, gönülden muhabbet beslemesi mümkün değildir.

    Kâinatın efendisi (s.a.v)’nin dünyaya teşrif etmeden önceki dönem; namı değer ‘cahiliye’ dönemiydi; koyu bir karanlık hüküm sürüyordu. Zülüm, haksızlık insanları esir almıştı. Güçlü olmak, haklı olmak için tek kriterdi. Vahşette adeta sırtlanları geçmiş bir cehalet hüküm sürüyordu. İnsaf ve vicdan kalmamıştı. Kız çocukları diri diri toprağa gömülüyor, kadınların insan olup olmadıkları bile tartışılıyordu. Helvadan yaptıkları putlara tapıyor, acıktıklarında da o putları yiyorlardı.

   Herkes bu karanlığın ne zaman biteceğini,  son kurtarıcının ne zaman teşrif edip bu koyu cehaleti saadete dönüştüreceğini büyük bir özlemle bekliyorlardı. Gözler ufukta adeta kımıldamadan, o güneşin doğmasını, o rahmetin yağmasını, insanlığın üzerindeki bu kara bulutların dağıtılmasını bekliyorlardı.

    Evet, o gelecekti, bu, Allah’ın vaadiydi. Karanlığın koyuluğu sabahın yakınlığının işaretiydi. O gelecekti,  mazlumların, masumların iniltisi arşı alaya yükselmiş, Allah’ın gayretine dokunulmuştu. Ve nihayet teşrif etti bir sabah, güneşin doğumundan önce; güneşin aydınlığı karşısında kapkara kesildiği kâinatı aydınlatacak bir nur olarak. Daha doğar doğmaz değişim ve gelişim başlamıştı saadet neslinin inşası için... O gün çok olağan üstü şeyler olduğu herkes tarafından fark edilmişti. Birbirlerine; “Bugün olağan üstü bir şeyler oldu ama ne?” diye soruyorlardı.

   Evet, O Allah’ın Rasülü (s.a.v.), böyle buhranlı bir dönemde dünyamıza teşrif ettiğinde çoraklaşmış gönüller nasılda bahara döndü. Kara bulutlar o rahmet esintileriyle dağıldı. Vicdandan mahrum insan görüntüsündeki mahlûklar vicdana geldi, geldi de bir ihtişamla yeniden kendini buldu. Sürünen insanlık kıyama kalktı. Çocuk cellâtları, insan simsarları, kadın tüccarları, öyle bir payeye kavuştular ki bastıkları yerdeki karıncayı dahi gözetir oldular. Köleler kardeş, analar eli ayağı öpülesi cennete girme vesilesi bilindi. Kadınlara hürmet,  hayırlı olmanın en kestirme yolu olarak anlaşıldı. Karanlık, güneş olmayınca karanlıktır, güneş doğunca karanlığa düşen çekip gitmektir. Çekip gitti. İşte bu nesil;  Nur Muhammed’in inşa ettiği  ‘kutlu nesil’ adını aldı. Zaman saadet asrı oldu.

  “(Ey Rasülüm) biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik”(Enbiya,107)  buyuruyor yüce Allah. Evet,  O, âlemlere rahmettir. Hem de yağmur gibi her yere yağan, hiçbir şeyi ayırt etmeyen bir rahmet… O,  ölmüş kalplere abı hayat, gönüllere şifadır. O, her şeyden önce Halık-ı Zülcelal’in Habibidir. O, ahlakı en güzel olan, sadece nur yüzüyle bile hidayete vesile olan bir peygamberdir. O, öyle bir rahmettir ki kâinat onun nurundan husule gelmiştir;  O’nun yüzü suyu hürmetine yaratılmıştır. O’na olan sevgi hak katında kıymet kazanmıştır. O, ayrıca ümmetine çok düşkün bir Peygamberdi; her yerde, her şartta her şeyini ümmetinin kurtuluşu üzerine planlarını yapardı.   Bir kişinin dahi cehenneme girmesine razı olmayan Hz. Muhammet’le ilgili Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Şanım hakkı için, size, kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sıkıntıya düşmeniz,  ona ağır gelir,  size düşkündür, müminlere karşı çok şefkatlidir merhametlidir.”(Tövbe,28)

   Evet, O olmasaydı kâinatta bir çiçek bile açmayacaktı. Yüzler gülümsemeyecek, gönüller yumuşamayacak,  yetim ve  öksüzlerin başı okşanmayacak, mazlumlara kimse sahip çıkmayacak,  haksızlıklar yapanın yanına kar kalacak,  kimsesizlerin kimsesi olmayacaktı. O olmasaydı aydınlığın adı unutulacak,  saadetin kokusu dahi duyulamayacaktı. O öyle bir Resul ki, O’nun kıymetini yüce Yaradan anlatıyor, hem de ona salat ve selam ederek. O’nun için diyor ki: “Şüphesiz ki Allah ve melekleri, Peygamber’e çokça salat ederler, ey müminler sizde ona çokça salavat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.”(Ahzap,56)

  O, övülünce övmek değer kazanıyor. O anlatılınca, anlatan sözlerini anlamlandırıyor. O bilinince bilinmeyenlere nice sırlı kapılar aralanıyor. O okununca kâinat okunuyor, Allah’ın kuranı okunuyor, çünkü O, kuranın hayata yansıması, yürüyen en canlı örneğidir.

   Ancak bunu görenler olduğu gibi, göremeyenler de oldu. Kalp gözleri ama bakışları şaşı, nefislerinin esiri olanlar, akıllarının ayağı bataklığa saplananlar,  mantıktan mahrum, ferasetten uzak olanlar onu anlayamadılar, bu günün bir kısım talihsizlerinin ve hidayetsizlerin anlayamadığı gibi... Karanlığı üzerlerine siper edenler, görünmekten/görmekten korkanlar hiçbir zaman şafağın sökmesini, güneşin doğmasını istemediler, o aydınlığa tahammül edemediler/edemeyecekler. Tarihte, birçok peygambere işkence ve zulmü reva gören, güneşi balçıkla sıvamaya, üflemekle söndürmeye çalışan dedelerin, belki, torunları bugünde aynısını kâinatın efendisine reva gördüler.

    Ancak O, hep merhamet peygamberi gibi davrandı. Yüklenen görevin ağırlığını bir an olsun unutmadı. Nice zulüm ve işkenceleri, haksızlıkları kendisine reva gören talihsizleri bile affetti. O’nun görevi çölleri güllük ve gülistanlığa çevirmekti. Bu da bir çiçekle olabilecek bir şey değildi. Kıymetini bilen üç beş kişiyle başladığı bu kutlu yolculukta, kısa bir zaman da dünyanın her tarafına hakkın ve hakikatin gür sesini duyurdu; biat edenler, ahde vefa gösterenlerle doldu feyiz ve bereket halkası. Akın akın o nura koşanlar, onun sevgisiyle coşanlar, muhabbetiyle kendisinden geçenler oldu. O neslin adı, onun için sadet nesli oldu.

Günümüz cehaletinden kurtulmak ümit ve duasıyla…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner251

banner193

banner246

banner254