Burada oturmuşuz, Nasreddin Hoca’nın hindisi gibi düşünüyoruz ya… bazen de kendi kendimize bazı sonuçlara varıyoruz… Acaba varıyor muyuz?

Hayat, bazılarının düşüncelerine göre doğumla, ölüm arasında yer alan; sormadan, sorgulamadan sürdürülüp giden can sıkıcı bir serüvendir.

Bir gün gelir, bu can sıkıcı öykü biter gider.

Bir daha da o kişinin esamisi okunmaz.

İnsanların çoğu, hiçbir zaman “hayat nedir” sorusunu sormadan, iş güç peşinde çoluk çocuk ardında yaşar giderler…

Giderler de bir kere bile “Yahu ben bu dünyaya niye geldim, niye yaşıyorum?” sorusunu sormak akıllarına bile gelmez.

Sadece yaşarlar ve bir ömür geçer gider…

Ama hiç mi “soran” insan yoktur… Ara sıra çıkar : “Hayat nedir? Ben niye yaşıyorum? Hayatın anlamı ne?... “ bir sürü insan bu soruları şöyle veya böyle bir peşinde sorarlar da, her zaman için, daha önceden bu soruların hazır cevapları vardır; çoğu kez o hazır cevapları benimsemişlerdir.

Bu yanıtla yetinirler… Daha fazlasını sorgulamazlar.

Kimisi, “Hazcılığa” inanır… “İnsan dünyaya haz duymaya, zevk almaya gelmiştir…

Gerisi yalan…” diye geçiştirir.

İşte o kimsenin hayat anlayışı budur. Kederden, elemden kaçmak ve vur patlasın, çal oynasın eğlenmek…

Kimisi , “Bu dünyadan elini eteğini çekmek”e inanır.  Bu dünya öylesine kirli; insanlar öylesine erdemsizdir ki, en iyisi bu dünyada fazla etliye, sütlüye karışmadan; bildikleriyle yetinip, bir an önce cennete kavuşmak, bu insanların en çok istedikleri arzudur.

Bu insanlar için bu dünyada yaşanılan hayatın da pek fazla değeri yoktur.

Aslında yaşamak isterler de, niteliği hiç de önemli değildir…

Asıl olan, öte yandaki hayattır…

Onun için aslında bu dünyanın işlerini başkasına havale etmişlerdir.

Kendileri bir hırka, bir lokma ekmek idare ederler.

İşte o kadar.

Aslında insanların çoğu kendisine bebeklikten itibaren yüklenilen “hazır bilgilere” , doğma’lara, inançlara inanırlar… Çünkü hemen hemen tümümüzün kafası küçük yaştan itibaren belli kalıplara sokulur.

Bir daha da, öldür Allah o kalıpların dışına çıkamayız. Onun için derler ya: Bir insan yedisinde neyse, yetmişinde de odur…

Bundan kaçınmak çok zordur.

Bazı insanlar da, bir noktadan sonra, gerçekten “hayat”ın anlamını sorgulamaya başlarlar… Biz bu dünyaya niye geldik?

Niye yaşıyoruz?

Hayatı anlatan bazı filozofların sözleri şöyle...

Silgi kullanmadan resim çizme san’atına hayat denilmektedir. (John Christian)

Hayat, küçücük şeylerden meydana gelen kocaman bir demettir. (Oliver Wendell Holmes)

Şerefle bitirilmesi gereken en ağır vazife, hayattır. (Toequeville)

Hayat hareket, hareketsizlik ise ölümdür. (Lewis Morris)

İnsanın hayatı, insanın düşüdür. (A. Gide)

İnsan, bir soluk ve bir gölgeden başka bir şey değildir. (Epictetos)

Hayat ne bir bayram, ne bir yas günüdür. Hayat iş günüdür. (Nelson)

Gördünüz mü filozofların “hayat” anlayışına… Aslında biraz daha karıştırsak, hayat üzerine daha böyle yüzlerce güzel söz buluruz. Bunların hangisi doğru, hangisi yanlış…

O bizim “hayat” anlayışımıza bağlıdır. 

Ona göre iyi veya kötü diye yorumlarız.

Alın size bir de anekdot…

Hayat nedir?

“Bir gün zengin bir iş adamının yolu küçük bir köye düşmüş.

İş adamı burada her gün balığa çıkan ve yarım saat içinde küçük kovasını ağzına kadar kadar balıkla dolduran bir balıkçıyla karşılaşmış. Onun bu her sabah küçük kayığına binip fazla açılmadan bir yerlere demir atmasını ve yarım saat içinde cokça balık tutup tekrar geri dönmesini bir kaç gün merakla takip etmiş.

En sonunda dayanamayan iş adamı bu orta yaşlı balıkçıyla tanışmaya karar vermiş ve gene bir gün balıkçının denizden dönme saatini denk getirip yanına gitmiş.

Kendisini adama tanıtmış ve adamın burada neler yaptığını sormuş.

Adam ağır ağır konuşarak: “Ben bu köye 5 yıl önce yerleştim. Ve her sabah balığa çıkıp karıma ve bana yetecek kadar balık tutarım. Sonra karımla sabah yürüyüşüne cıkar ve eve döndüğümüzde öğle uykusu uyuruz. Akşam olunca ise tuttuğumuz balıkları pişirip yeriz. Günlerim bu şekilde geçer gider” demiş.

Bunun üzerine işadamı balıkçıya dönüp aslında sen çok zengin olabilirsin demiş.

Balıkçı biraz gülümseyerek nasıl olacak o diye sormuş. İşadamı hararetli bir şekilde anlatmaya başlamış: “İlk önce balık tutma zamanını genişleteceksin ve hatta gerekirse akşama kadar balık tutacaksın.

Tuttuğun bu balıkları balık haline satıp biriktirdiğin parayla daha büyük bir kayık alacaksın.

Tabi ki tuttuğun balık çoğalacak böylece.

Ve sen de kazandığın bu paralarla büyük bir balıkçı teknesi alacaksın.

Fakat bu arada çalışmaya devam edeceksin. En sonunda biriktirdiğin paralarla bir balıkçı filosu kuracaksın.

Ve buradan kazandığın büyük paralarla borsaya gireceksin ve hisse senetleri alacaksın. Aradan bir 3 yıl geçecek ve bu senetleri halka açacaksın: İşte bu kadar” demiş.

Balıkçı gene gülümseyerek sormuş: “Sonra ne olacak?” İşadamı: “Ne mi olacak?

İşte o zaman karını alır küçük bir köye yerleşirsin ve artık zevk için balık tutmaya başlarsın.

Sabahları karınla yürüyüşe çıkar öğlenleri uyursun. Akşam ise tuttuğun balıkları yersin. Güzel bir emekli hayatın olur.”

Demek ki hayat aslında fena halde tekrarladığımız bir takım kısır döngülerden ibarettir. Farkında değiliz ama her gün aynı şeyleri sabah, öğle, akşam tekrarlayıp duruyoruz. Bazen bu rutinden sapıp bir parka, bir deniz kıyısına gittiğimiz oluyor ama genelde hayatın rutini değişmiyor.

Demek ki hayat aslında birbiri ardı sıra yapılan, bir çok can sıkıcı işlerden ibarettir.

Ondan ancak ölünce kurtuluyoruz.

Peki, hayal edilesi “güzel hayat” bundan mı ibaret…?

Hayatın içinde olan ve onun tadı tuzu olan “AŞK”ın bu süreçte yeri ne?

Dünyayı gezip, görmek arzusu; başka yaşamları izleme; onlardan örnek alma, karşılaştırma isteği nedir?

Bir insanın çoluk, çocuğuna karşı duyduğu sevgisi, merhameti ve fedakarlığı, nedir?

Bir kediyi okşadığımız andaki duygularımız, hayatın hangi köşesini oluşturur..?

Hayatta, hayatı gerçekten değerli kılan öylesine anlar vardır ki, biz onları tatmadan gitmek istemeyiz…

Ve o anlar geldiği zaman ayrılmak istemeyiz.

Aslında “Hayat” güzel… “Yaşamak” harika bir olay… Ve biz böyle bir olayla karşı karşıya geldiğimiz için son derece mutlu olmalıyız. Çünkü yaşıyoruz ve hayat bize yol gösteriyor..

Bir çiçeğin bile bize doğru yolu göstermediğini söyleyebilir misiniz? Çiçek bize bir şeyler anlatır; tabii anlayana…

Hayat bir sürü  “bulmacalarla” , “bilmecelerle” dolu… Bunlar aslında hayatı çok eğlenceli ve yaşanılabilir bir yer haline getiriyor ama çoğu kez bu güzel anların ve şeylerin önünden onları görmeden geçmeyi tercih ediyoruz.

Oysa biraz çevremize baksak, belki de bu dünyaya niye geldiğimizin anlamını biraz da olsa anlayabileceğiz ama boşuna…

Çoğumuz bütün bu yolu boş boş bakınarak yürüyoruz ve görülmesi gerekenleri görmüyoruz..

Bana göre hayat, bakmak, görmek, duymak ve sevmekten ibarettir… Gerisi, keşfetmeyi gerektirir.

Tekrar görüşünceye dek,

Sevgiyle kalın.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner234

banner246