Malum olmuş gibi geçen gün yazdığım bir yazıda belirtmiştim. Bu gazetecilik zor bir iştir. Herkesin kaldıracağı bir meslek değildir. Gerekçesi de çok açık, 24 saat yaşayan ve gecesi gündüzü olmayan bir iştir gazetecilik.

***

Gazetecilik, onurlu bir duruş gerektirir. Yalpalamamayı, şakşakçılık yapmamayı gerektirir. Her ne kadar farklı yayın kuruluşlarında çalışsan da aynı yaşam biçimini paylaştığın meslektaşlarının hakkına tecavüz etmemeyi onların da bilgi edinme hakkı olduğunu ve o hakkı çalmamayı gerektirir.

***

Burada gazeteciliğin katledilişini anlatarak kangrene dönüşmüş mesleki bir açık yaraya parmak basmayacağım. Geçen günkü yazımda Emin Çölaşan’ın Özallı yılları anlattığı“Biz kırk kişiyiz birbirimizi biliriz” kitabına atıfta bulunarak kimlerin gazetecilik kisvesi altında ne işler çevirdiğini üzeri kapalı anlatmaya çalışmıştım

***

Bazı kimselerin algısal sığlık gerçeğini göz önünde bulundurarak konuyu detaylandırmak isterim.

***

Geçtiğimiz hafta Karacabey Belediyesi basın toplantısında hoş olmayan bir durum yaşadık. Gerçi bu yaşanan ne ilk nahoşluk ne de son olacağa benziyor.  Bir basın toplantısına yapılan müdahaleler ancak bu kadar çirkinleşebilirdi.

***

Başkan, Karacabey’e ilişkin projelerini ve yaptığı çalışmaların sunumunu yaparken konuşmasını kesmek ve laubali bir üslupla açıklamaya dahil olmak yakışıksız bir haldir. Toplantıya katılan basın mensupları adına seviyesiz bir üslupla yemek ve tatlı içerikli bir gezi talep etmek kelimenin tam anlamıyla çiğliktir. Basın toplantılarında soru sorma adabı üzerine en ufak bir fikir sahibi olmamak ve tüm soruları sorma hakkını kendinde görmek bencillikle süslü bir cahilliktir.

***

Toplantıyı sabote etmeye oturma düzeninden başlayanlara “etik” kavramından söz ederek kafalarında karışıklık yaratmak istemem. Algılayacakları biçimde ifade edecek olursam;  siyasetçi olarak toplantıya katılım gösteriyorsan başkanın iki yanındaki sandalyede saf tutabilirsin ancak başkan sana söz verene kadar çeneni tutmalısın. Yok ben gazeteci kimliğimle toplantıdayım diyorsan o zaman kaideyi protokol sandalyesinden kaldırıp basın mensuplarına ayrılan yere oturacak ve sınırlarını zorlamayacaksın.     

***

Gelelim mesleki olarak edilen sözlere;

***

Kim gazetecidir kim değildir tartışması uzun yıllardır devam eden bir tartışma. Belediye iştiraklerinde yönetim kurullarına kapağı atmadan önce Heykel’deki küçük kırtasiye dükkânında bir lokma bir hırka yaşam sürenler bilmelidir ki; biz meslektaşlarımızla bu konuları çok uzun yıllar önce tartıştık ve bitirdik. Sonuca ulaştık mı? Yok ulaşamadık. Eğer ulaşmış olsak en fazla toplantı yapılan otelin lobisine kadar ilerleyebilirdin.

***

12 Eylül’ün jetonlu, sarı telefon kulübelerinden konusunu komşusunu ihbar eden sansarlar gibi olmamak lazım.  Hepimiz birbirimizi biliyoruz. Komünist olmayı şeref ve onur sayanlardanım. Hiçbir zaman çıkıp ta ben komünistim diyemedim. Diyebileceğimi de sanmıyorum. Çok ciddi bir birikim işidir komünist olmak. Bilgi ister, tevazu ister, dayanışma ister, ihtiras, makam, mevki, para, gibi kavramlardan sıyrılmayı ister. Kısa bir dönem yaşadığınız “lokma, hırka” felsefesini barındırır temelinde. Neyse bu konular ağır gelebilir devreleri yaktırmayalım.

***

Gazetecilik yeleği ağırdır. Özveri gerektirir. Pek çok örneği vardır. Günü gelince şakşakçıyı borazancıyı kusar atar bünyesinden… Üzerime vazife değil ancak benim sıtkım sıyrıldı artık. Bundan sonra katılım gösterdiğim tüm toplantılarda mesleğin onuruna zerre leke düşürecek davranışların karşısında en sert tutumumla tepki göstereceğimden (etik kurallar çerçevesinde) hiç kuşkunuz olmasın.

***

Son sözümüzde inceden bir “düzeltme” yapalım… Para etmez ama bilgi bilgidir. Ataların mirasını sahiplenme ve koruma konusunda mangalda kül bırakmayıp, ataların dilimize miras bıraktığı sözleri katletmemek lazım.  Mademki kendimize gazeteci diyoruz o zaman oyunu kurallarına göre oynayalım.

***

“Bir zamanlar orman köylerinde, çam ağaçlarından tek parça yapılan ve bardak denilen su kapları varmış. Suyu çok soğuk tutan ve güzel kokulu bu bardakların yapıldığı bir köye, askerliğini yapıp dönen bir delikanlı, ormanlardaki eski büyük çamları göremeyince, babasına nedenini sormuş.

- Oğlum, demiş babası, o senin sorduğun eski çamlar, bardak oldu. Ne yapalım, köyümüze gelir getiren, çam kerestesi ile çam bardaktır. Askerde iken yolladığımız harçlıklar, hep bu bardakların parasıydı.”

***

Sözün özü; camlar bardak olmuyor yani efendi, bardak olan çamlardır…

 

 

 

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Sefa tarakcioglu 10 ay önce

Çok cesur bir yazı önce tebrik ederim hele böyle gazeteciligin yerlerde surundugu bir ortamda ama maalesef sizin sözünü ettiğiniz gazeteciliğin tavan yaptığı bir dönem ve bizlerde okuyucu olarak maalesef susuyoruz zaten tepkisiz bir millet olduk bu durum vicdan sizlatiyor. Hep dik durmaniz dileği ile sevgiyle kalın

Avatar
Ender yılmaz 9 ay önce

sizi bu gazetede nasıl barındırıyorlar anlamıs değilim