Bu haber kez okundu.

"Cumhurbaşkanı ile kanalımız açık!"

-15 Temmuz Türkiye'yi parçalama hareketiydi. O sebeple neyin kenarından değil, dibinden geri çıktığımızı görmemiz lazım. Elbette siyasi iktidarın da toplumu kucaklaması şart.

-Önce ordudaki, polisteki, istihbarattaki, bakanlıklardaki, bürokrasideki ve Silahlı Kuvvetler’deki kadroları boşalttılar sonra bu kadrolara sızdılar.

-Yenikapı ruhunun devam ettirilmesi için milletin yüzde 10’u, yüzde 20’si, yüzde 40’ı yüzde 50’si değil, yüzde yüzünün yan yana saf tutmaya devam etmesi, bunun için de milletin güven duyması lazım.

-KHK’lar ile TSK’yı ve devleti yeni baştan yapılandırmak yerine bu işin Meclis’te konuşulmasını bekliyoruz. GATA’nın, askeri hastanelerin kapatılması yerine, bunların niçin bu hale düşürüldüğü ve nasıl rehabilite edileceği konuşulmalı.

-Siyasetin yargıya müdahalesine karşı olduğumuz gibi, ayrıca yargının da siyaseti şekillendirmek için siyasi saikle karar vermesini de kabul etmiyoruz. Yargı da siyaset yapmasın, çünkü biz yargıyı sandıkla değiştiremeyiz.

Hakan ŞANLITÜRK – Bursa Haber/Ankara Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Metin Feyzioğlu, “Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasını ilgilendiren, geleceğini ilgilendiren her durumda, elbette düşüncelerimizi açıklamak ve devletimizin arkasında durduğumuzu göstermek adına Cumhurbaşkanına gideriz. Ve devletin yanında saf tutarız. Bu, Cumhurbaşkanlığı makamı ile Türkiye’de yargının en üst düzeyde temsil edildiği kurumlardan birinin diyaloğudur. Bu diyalog kanalının kapanmasının bu kurumların başındaki kişilere fayda ya da zarar getirmesi hesaplanmaz, Türkiye’ye zarar vermesi düşünülmelidir” dedi.

Metin Feyzioğlu Bursa Haber’e Türkiye’nin güncel sorunlarını değerlendirdi. 15 Temmuz darbe girişimi, FETÖ operasyonları ve buna bağlı olarak gündeme gelen mağduriyet iddiaları, avukatların engellenmesi, Türkiye’nin uluslar arası camiaya anlatılması, KHK’lar ve Cumhurbaşkanı ile ilişkileri hakkında özel anlatımlarda bulundu.

TBB Başkanı Feyzioğlu’nun açıklamaları şöyle:

Darbe girişimi
“Böyle bir şeyin eşi benzeri yoktu. Tabii ki Türkiye’de birçok askeri darbe yaşadık. 1971 yılında, 12 Mart muhtırasında 2 yaşındaydım. 1980’de olan diğer darbeyi gayet iyi hatırlıyorum. Sonra 28 Şubat bildirgesi ve bunu müteakip bildirge… Görüldüğü gibi askeri müdahalelere epey alışmışız ama buna değil. Bunun emsali yok. Askerlerin sivillere ateş açması, Meclisin bombalanması… Bütün bunlar büyük bir kırılma noktası anlamına geliyordu. Ve elbette ki devlet içindeki yapılanmasından haberdar olduğumuz bu gözü dönmüş örgütün darbeye kalkışma noktasına geleceğini tahmin etmemiştik.”

Avukatlara engel FETÖ’ye hizmet
Türkiye Barolar Birliği olarak darbe girişimi sonrasında başlayan soruşturmalarda insanların adil yargılanma ve lekelenmeme haklarına saygı gösterilmesi gerektiğini, aksi takdirde soruşturmaların cadı avı olarak nitelendirileceğini, suçlu ile suçsuzun birbirine karışacağını ve bundan da en çok FETÖ'nün yararlanacağını ısrarla ifade etmekteyiz. Torbanın içine ne kadar FETÖ’cü olmayanı atarsanız, kısa-orta vadede ve özellikle uluslararası kamuoyu gözünde FETÖ’cüler aklanmaya başlar. 100.000 FETÖ’cüyü yakalayacağım diye, torbaya iftiraya uğramışları doldurma ihtimali var. İftira, dedikodu, küçük ticari - siyasi hesaplaşmalara asla prim verilmemeli. Suçluyu suçsuzdan ayırmak ancak avukatın etkin şekilde yargılamalara müdahil olması ile mümkün olur. Avukatın varlığı, işini bilmeyen polis ve savcı için zorlayıcı olabilir; ama gerçekten işini bilen ve yapmak isteyen polis ve savcı avukatın varlığına müteşekkir olacaktır. Çünkü gerçeğin açığa çıkmasında avukat kilit bir rol üstlenir, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırır. Her kim avukatların görevini yapmasına engel oluyorsa FETÖ’ye hizmet ediyordur.”

Amerika’da lobi yaptım
Amerika’nın başkenti Washington’da dünyanın en büyük mesleki etkinliklerinden biri olarak kabul edilen Uluslararası Barolar Birliği'nin Genel Kurulu'na katıldım. Orada yaptığım konuşmada dünyanın dört bir yanından gelen avukat ve hukukçulara, 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında yaşananları anlattım. Ayrıca düşünce kuruluşu ve siyasetçi düzeyindeki muhataplarımı bilgilendirmek ve görüş alışverişinde bulunmak amacıyla da bir dizi görüşme gerçekleştirdim.”

PKK ve FETÖ'nün destekçileri aynı
Türkiye, 15 Temmuz’da, henüz uluslararası alanda yeterince algılandığından emin olmadığım çok büyük bir tehlikenin, bir işgalin, bir iç savaşın eşiğinden döndü. Bu terör örgütünün uluslararası güçler tarafından beslenip büyütüldüğü ve kullanıldığı aşikar… Şu halde, FETÖ'nün 15 Temmuz darbe girişimi onu besleyip büyüten uluslararası yapıların izniyle hatta talimatıyla ve onların menfaatine gerçekleştirilmiş bir eylemdir. O zaman bu menfaatin ne olduğunu sorgulamak lazımdır. Yani Türkiye'den ne istenmiş, ne verilmemiş ki düğmeye basılmıştır. Bu, Büyük Kürdistan denilen ya da 4 parçanın birleşmesiyle oluşan Kürdistan projesi midir?. Suriye'nin kuzeyinde kurulmak istenen Kürdistan'a ilaveten terör örgütü PKK'nın yine 35 yıldır hedefi, Güneydoğu'nun Türkiye'den kopartılarak bir bağımsız devlet ilanıdır. Dikkat edin, FETÖ 40 yıllık projeyse, PKK da 35 yıllık projedir. Bunların yaşamı çok yerde çakışmaktadır. PKK ve FETÖ'nün destek aldıkları yerler de örtüşmektedir.”

Eğer bastırılmasaydı…
“Eğer 15 Temmuz kalkışması bastırılmasa ve bir iç savaş başlasaydı emin olunuz BM Güvenlik Konseyi Türkiye'ye müdahale kararı alacaktı. Şunu da ilave edeyim; Doğu ve Güneydoğu'da PKK, askersiz, polissiz bırakılmış vatan parçasında bağımsızlık ilan ettiğinde, orada bunu kabul etmeyen halkla karşı karşıya kalacak ve bir kıyım yaşanacaktı. Bu kıyım Ankara'da, İstanbul'da, İzmir'de, Muğla'da düşündüğümde tüylerimi diken diken eden bir Türk-Kürt iç savaşını başlatacaktı. Hemen akabinde Alevi-Sünni çatışması başlatılacaktı. Bunlar iç içe geçecekti. Kalkışma bastırılmasaydı bütün fay hatları o anda aktif hale gelecekti. O andan sonra senin kim olduğun değil, kimden olduğun önemli olacaktı. Bu Türkiye'yi parçalama hareketiydi. O sebeple neyin kenarından değil, dibinden geri çıktığımızı görmemiz lazım. Elbette siyasi iktidarın da toplumu kucaklaması şart.”

FETÖ nasıl temizlenecek?
“Biz akılcı davranılması gerektiği konusunda uyarıları zamanında yapmıştık. Yargı için konuşacak olursak, kırılma noktası 2010’daydı. Çünkü 2010’dan sonra HSYK, Gülen Cemaati tarafından resmen işgal edildi. Haykırdık, onları uyardık ancak o zaman bizi dinleyen olmadı. Bu Kurula atanan üyelerin çoğunluğunun cemaatin mensuplarından oluşacağını tahmin etmek zor değildi. Bunları takiben, Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları hız kazandı. Biz o zaman da, şimdi de cemaatin üyelerinin hukuk camiası içindeki adamlarını kullanarak Silahlı Kuvvetler bünyesinde bir temizlik yapacaklarından ve boşalan kadrolara kendi yandaşlarını yerleştireceklerinden emindik. Yani önce ordudaki, polisteki, istihbarattaki, bakanlıklardaki, bürokrasideki ve Silahlı Kuvvetler’deki kadroları boşalttılar sonra bu kadrolara sızdılar. Onları gördük ve mücadelemizi yürüttük.

Bundan sonra yapılması gereken, devletin içinde yuvalanmış olan bu terör örgütünün hukuk çerçevesinde ve ivedilikle devlet yapısından ayıklanmasıdır. Şüpheliler ile FETÖ arasındaki bağlantılar ispatlanmalıdır. Şayet darbeciler başarılı olsalardı tüm hukuk ve yargı sistemi rafa kaldırılırdı. Şimdi, darbe engellendi ve bunu engelleyenler hukukun askıya alınmasına izin vermemeliler.



Her şeyden önde devletin şu anda karşı karşıya olduğu küresel saldırıyı bertaraf etmesi için, birliğini ortaya koyması lazım. Bu birlik, Yenikapı’da sağlandı. Siyasi parti liderlerinin hep birlikte Cumhurbaşkanı ile birlikte bir duruş sergilemesi ile sağlandı. Yenikapı ruhunun devam ettirilmesi için milletin yüzde 10’u, yüzde 20’si, yüzde 40’ı yüzde 50’si değil, yüzde yüzünün yan yana saf tutmaya devam etmesi, bunun için de milletin güven duyması lazım. Peki neye güven duyması lazım? Hiçbir şekilde ayrımcılığa uğramayacağına, hiçbir şekilde bir siyasi fırsatçılıkla karşı karşıya kalınmayacağına, cemaat yapısı devletten temizlenirken, başka tarikatların gelip oturmayacağına ve bir daha bunun başka şekilde tekrarlanmayacağına güven duyması lazım.”

Meclis’te konuşulmasını bekliyoruz
“Bakın ne bekliyoruz; KHK’lar ile TSK’yı ve devleti yeni baştan yapılandırmak yerine bu işin Meclis’te konuşulmasını bekliyoruz. GATA’nın, askeri hastanelerin kapatılması yerine, bunların niçin bu hale düşürüldüğü ve nasıl rehabilite edileceği konuşulmalı. TSK’nın 200 yıllık modernleşmesinin sembolü ve kaynağı olan askeri okulların, harp okullarını kastediyorum, bunların sivilleştirildiği şeklinde bir görüntü yerine, siyasi iktidara tabii, ama askerliği bilen askerlerin yetiştiği okullar olarak devamını bekliyorum. KHK, neticede yürütmenin çıkardığı bir kararname. Meclis bu işin içinde değil, muhalefet partileri bu işin içinde değil. Dolayısıyla sivil toplum örgütleri de bu işin içinde değil, bilmiyoruz ne oluyor, ne yapılıyor, neden yapılıyor? Meclis çalışmalı ve bu uygulamalar KHK’larla değil Meclis’le yapılmalı. Ama olan oldu derseniz, o zaman bu KHK’ların bir an önce Meclis’e getirilip, tartışılıp, sıkıntılı yerlerinin millete güven verecek şekilde değiştirilmesi gerekir.”

Sakıncalı KHK’lar…
Savunma hakkını sınırlayan, avukatın şüpheliyle görüşmesine engeller çıkaran bütün hükümler sakıncalı. GATA’nın kapatılması, Harp Okullarının kapatılması, kanunlarda kalıcı değişiklik yapan OHAL KHK’ları var, oysa Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik içtihadı, bizim bütün temel hukuk bilgilerimiz OHAL KHK’ları ile kanunlarda değişiklik yapılamayacağı. Çünkü Olağanüstü Dönemle sınırlı olarak uygulanabilir OHAL KHK’ları.

Onun ötesine geçen, kalıcı sıkıntılar da var şu anda. Kamudan ihraçlar mesela… Tamam anlıyorum, büyük bir sıkıntıyla karşı karşıyayız ama derneklere vakıflara kalıcı olarak el koymalar, bütün bunların uluslararası hukukta başımıza neler açacağını da görüyorum. Mülkiyet hakkı sınırlanıyor. Savunma hakkı sınırlanıyor. Savunma hakkının sınırlandığı bir yerde, doğru ile yanlışın birbirinden ayrılması çok zor, nasıl ayıracaksınız?

Bütün bunları açık yüreklilikle tartışmamız lazım. Kamuoyunda cadı avının başladığına yönelik çok ciddi kaygılar var ve nasıl ki kumpas mağdurları oluşmuştu ve kamuoyunun bu hassasiyeti FETÖ’nün ayağına dolanmıştı ve en sonunda başarısız olmasını sağlamıştık elbirliği ile… Şimdi de FETÖ gibi sinsi ve hain bir örgütü, yanlış uygulamalarla mağdur haline getirebilecek bir takım gelişmeler yaşıyor Türkiye. Darbe girişiminin püskürtülmesiyle zaman kazanıldı; tehlike bitmedi. İşte şimdi o zamanı nasıl kullanacağımıza karar vermeliyiz. Önümüzdeki soru şu; Türkiye kazandığı bu zamanı demokrasisini taşıyan kurumlarını güçlendirerek mi geçirecek, yoksa kendisini bu büyük sıkıntıya sokan antidemokratik duruşu ilerleterek, pekiştirerek ziyan mı edecek? Eğer demokrasimizi güçlendirerek geçirirsek sırtımız yere gelmez! Bu birlik ve beraberlik temel her konuda devam eder.

Ama eğer halkın bir kısmı tarafından “iktidar fırsat bu fırsat diyip, yıllardır yapamadığı değişiklikleri bizim irademize rağmen yapıyor” endişesine kapılırsa, o zaman bu birlik ve beraberlik sürdürülemez. Bu çok yanlış olur. Yani Türkiye bugün, demokrasisine ve demokrasisini yaşatacak olan kuvvetler ayrılığına, kuvvetler ayrılığı içinde bağımsız, tarafsız yargıya Cumhuriyeti’nin geleceği için muhtaç. Anlatmak zorunda olduğumuz bu.”

Yargı Bağımsızlığı
“Bakın, adalet mülkün temelidir cümlesi boş bir cümle değil. Adalet devletin temelidir. Misal; Harp Okullarından bugüne kadar haksız yere atıldığını, şok mangalarıyla sürüldüklerini öğrendiğimiz insanlar, eğer yargıya gittiklerinde çözüm bulabilselerdi FETÖ alıp başını gidebilir miydi? Veya hakim savcıların içine bu kadar sızabilir miydi? Eğer KPSS sınavlarının çalındığı şaibesi yayıldığı günlerde, yargıya iş taşındığında yargı etkin bir şekilde, herkesi ikna edecek şekilde müdahale edebilseydi, bugün bu çalınmış sorularla devletin en tepesine



FETÖ yerleşebilir miydi ?
Anadolu’nun bir güzel tabiri vardır “Diken, battığı yerden çıkartılır”. Diken yargıdan battı, çıkartılacak yer de yargı. Dikeni çıkarmanın yolu da siyasetin yargıya müdahaleden vazgeçmesi. Evet, bunun siyasiler için çok zor olduğunu biliyorum çünkü o müdahale güdüsü çok güçlü. Artık birbirimize yargı silahını çekecek halimiz kalmadı, uçurumun kenarından dönmedik, dibine düştük, tırmanıyoruz şu anda. Siyasetin müdahalesine karşı olduğumuz gibi, ayrıca yargının da siyaseti şekillendirmek için siyasi saikle karar vermesini de kabul etmiyoruz. Yargı da siyaset yapmasın, çünkü biz yargıyı sandıkla değiştiremeyiz.”

Cumhurbaşkanı ile ilişkiler
“Vatan söz konusu ise gerisi teferruattır lafı benim için bir slogan değil, hakikaten vatan söz konusu ise gerisi tefferruat. Cumhurbaşkanı’na Baro Başkanları ile gittiğimizde Türkiye’nin milli birlik ruhunu destekledi mi desteklemedi mi? Ben buna bakarım. Desteklediğini görüyorum, Türkiye adına bir iş yapıldığının altını çiziyorum. Bu diyalogun elbette devletin içinde yer alan kurumlar arasında devam ettirilmesi lazım. Biz diyaloğa zarar verecek hiçbir açıklama yapmadık, yapmıyoruz, yapmayacağız. Ancak doğru bildiğimizi söylemeye devam edeceğiz.

Bir kurumun düşüncelerini ortaya koyması, bir kişinin bakış açısını ortaya koyması, bu bakış açısının bir başkasıyla zaman zaman çelişmesi ya da çatışması son derece olağan karşılanmalıdır. Ortak akla ancak böyle ulaşılabilir.

Cumhurbaşkanı Anayasa’mıza göre devlet organlarının birbirleriyle uyum içinde çalışmasını gözetmekle yükümlüdür. Devletin, milletin birliğini sembolize etmekle yükümlüdür. O sebeple de Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasını ilgilendiren, geleceğini ilgilendiren her durumda, elbette düşüncelerimizi açıklamak ve devletimizin arkasında durduğumuzu göstermek adına Cumhurbaşkanına gideriz. Ve devletin yanında saf tutarız. Devletimizin de, Anayasa’nın ilk üç maddesinde yazdığı gibi laik, sosyal, hukuk devleti olması için mücadele ederiz. Ama Cumhurbaşkanı’nın yanlış yaptığını düşündüğümüz durumlarda, bunu da lisan-ı münasiple söyleriz.

Zaten diyalog kanalının açık tutulması da bunu sağlar. Mutlaka basın yoluyla, sosyal medya yoluyla, kamuoyu yoluyla yapmak gerekmez. Diyalog kanalı açık olursa fikir alışverişinde bulunabiliriz ve varsa yanlışların da düzeltilmesi için çalışabiliriz. Bizim bilgi eksiğimiz varsa, onun da tamamlanmasını sağlarız.

Diyaloğ kanalı açık kalacak
Kapanması için bir sebep görmüyorum; kapanmasının Türkiye açısından doğru olmadığını düşünüyorum. Bizler Türkiye’nin nabzını tutan insanlarız, sahada neler olduğunu bilen insanlarız, sahaya da en doğru bilgiyi verecek insanlarız.

Hatta dünyaya, uluslararası kamuoyuna en doğru bilgiyi verecek insanlarız. FETÖ’nün propaganda mekanizması şu anda en etkili şekilde fazla mesai yaparken dünyaya, Türkiye’yi en tarafsız en doğru şekilde anlatabilecek konumdayız.

O sebeple bu diyaloğun Türkiye adına sürdürülmesi lazım. Bu, komşunun komşuya ziyareti değil! Bir kesimin bunu çok iyi anlaması gerekir. Bu, Cumhurbaşkanlığı makamı ile Türkiye’de yargının en üst düzeyde temsil edildiği kurumlardan birinin diyaloğudur. Bu diyalog kanalının kapanmasının bu kurumların başındaki kişilere fayda ya da zarar getirmesi hesaplanmaz, Türkiye’ye zarar vermesi düşünülmelidir.”

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.