"Ellerindeki coplarla bize vurmaları için herhangi bir nedene ihtiyaçları yoktu. Bu yüzden, vurduklarında canımız acımasın diye iki kat mont giyerdik..."

***

"Üzerimi aradığında bulduğu Türkçe kaseti önce yere vurdu. Sonra ayağıyla ezip parça parça etti. Ben içimden 'Bant sağlam kaldı, kurtarırım' diye sevinirken, bandı yerden alıp koparmaya başladı..."

***

"Köyümüze bir gece tanklarla geldiler. O gece herkesin ismi değişti..."

***

"Bir akşam komşumuza giderken, annemi durdurup kıyafetini kestiler. Çünkü üzerindeki Türk kıyafetini giymek yasaktı..."

***

"Olaylar sırasında bu parkta bir Türk acımasızca öldürüldü. Katili hiç ceza almadı ve hala bu parkta özgürce dolaşıyor..."

***

Bunlar, 1989 öncesindeki olayları bizzat yaşamış olan Bulgaristan Türklerinden dinlediğim cümleler...

Ülkenin kuruluşundan bu yana sistemli bir şekilde Türklere yönelik sürdürülen açık asimilasyon politikalarının yavaş ilerlediğine inanan Todor Jivkov yönetimi, 1984'te işi 'sert asimilasyona' dönüştürmüş ve bu dönem, Bulgaristan Türklerinin hafızalarına 'Ad kıyımı' olarak geçmişti.

Geçmişe dair yayınlarda yazan bilgilere göre camiler ibadete kapatıldı. Hacca gitmek, sünnet olmak, cenaze yıkamak yasaklandı.

Türklerin mezar taşları paramparça edildi.

Türkçe konuşmak yasaktı ve uymayanlara ciddi para cezaları verildi.

Ülke içi ve dışına seyahat yasaklandı.

En acısı da Jivkov, sözde 'Soya Dönüş Süreci' ile bütün Türklere, isimlerini Bulgarca isimlerle değiştirme zorunluluğu getirdi...

Bu bardağı taşıran son damla olmuştu ve hiçbir zulüm sonsuza dek süremezdi...

Rodopların Türk aydınları, Viyana Anlaşması'nın imzalandığı 22 Mayıs 1969'a atfen, 22 Mayıs 1989 günü için halkı meydanlara çağırdı. Fakat Bulgaristan yönetimi bu çağrıya, onları tutuklayarak cevap verdi.

Bu gelişme üzerine 22 Mayıs'ı bekleyemeyen Cebel Türkleri, 19 Mayıs günü sokaklara dökülerek Jivkov'un devrilişine giden başkaldırının ilk meşalesini yaktı...

Şimdilerde Rodop Dağları'nda küçük bir kasaba görünümü veren Cebel, hem ülkedeki Türkler, hem de Türkçe için çok özel bir sembol değeri taşıyor...

Yazıya siyasetin kirli ve çirkin yüzüyle girdim ama geçtiğimiz hafta sonu çok özel bir grupla birlikte, çok özel olan bu güzel yeri karış karış görme fırsatı bulduk.

Sayfalar dolusu yer kaplayacak kadar çok anı, bir o kadar da fotoğraf biriktirdik hafızalarımızda.

Şimdi dilimiz döndüğünce sizlerle paylaşma zamanı...

***

Bir akşam üzeri A Gazete'de görev yapan meslektaşım, ablam Sevinç Çelebi aradı.

Sesi çok heyecanlı geliyor ve yıllardır hayalini kurduğu bir geziden bahsediyordu.

Doğup büyüdüğü toprakları Bursalı meslektaşlarına gezdirmek, hafızasında hala canlı olan anıları biz dostlarıyla paylaşmak arzusundaydı.

İmkanlar doğrultusunda, bizim gazeteden bendenizi uygun görüp bu güzel programa davet etti.

Ben de bu heyecana büyük bir sevinçle ortak oldum...

Planlanan seyahat programına az bir zaman kala, kritik duruma düşen gri pasaport sürecimize TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı ve Bursa Milletvekili Hakan Çavuşoğlu'nun dahil olmasıyla rahat bir nefes aldık.

Öncesinde Sevinç Abla'dan bu güzel programı öğrendiklerinde Bursa Turizm'in sahibi Nuri Cibaoğlu ve Nedi Turizm'in sahibi Neriman Öztürk harekete geçmiş, bizlere ulaşım sponsoru olmuşlardı.

Vamates Yönetim Kurulu Başkanı, Triomenajerlik Yapım'ın sahibi ve 'Zerk' filminin yapımcısı Murat Aktunalı da bu işin finansmanından geri kalmamış, programa desteğini esirgememişti.

Ayrıca bir de gizli kahramanımız vardı...

Yeri gelmişken, kendilerine buradan teşekkür etmek istiyorum.

***

Alfabetik sırayla Meydan'dan Boybeyi Çelik, Şehir gazetesinden Canan Güleç, Olay'dan Enver Akasoy, Yeni Dönem'den Gül Kolaylı, A Gazete'den Mehmet Çetinkaya ve bendeniz, Sevinç Çelebi'nin önderliğinde ve Tamer Durmaz'ın sürücülüğünde düştük yollara...

Çanakkale üzerinden planlanan ve Lapseki'deki uzun bir feribot bekleyişinin ardından Kapıkule Sınır Kapısı'na ulaştık.

TIR kuyruğu her zamanki gibi Edirne'ye uzanmıştı neredeyse.

İlk kez yurtdışına çıktığım için oldukça heyecanlıydım.

Neyse ki Kapıkule'ye vardığımızda sabahın ilk ışıkları buraya ulaşmıştı ve birkaç hatıra fotoğrafı çekebildim.

Sınırın 'bizim' olan tarafında sıkı bir güvenlik taraması ve pasaport kontrollerinin ardından serbest bölgeye girdik.

Bulgaristan'a girmek için geçmek zorunda olduğumuz Kapitan Andreevo Sınır Kapısı'nda ise vardiya değişimi gerekçesiyle uzunca bir süre beklemek zorunda kaldık.

Sıramız geldiğinde gri pasaportların etkisi olsa gerek, çok da fazla aranıp taranmadan tekrar yola koyulduk.

Sınırdan içeriye yaklaşık 20 kilometre boyunca, ana yolun hemen sağ tarafında aralıklı olarak 3 devasa haç karşıladı bizi.

Kapitan Andreevo'da hiç konuşmayan yaşlı insanlardan sonra yabancı bir ülkeye dair dikkatimi çeken ikinci şey bu oldu.

Dönüşte fark ettim ki bu dev haçlar, Türkiye'ye gidenlere doğru bakıyordu...

***

Hasköy üzerinden geçip Kırcaali'nin merkezine girdiğimizde, araçtaki hemen herkes uyanmıştı.

Güzergahımızın şehir içinden geçen kısmında kısa bir panorama görebildik.

Fakat yolculuğumuzun hedef noktası Kırcaali iline bağlı Cebel'di.

Yaklaşık 15 kilometre boyunca dağların, ormanların içerisindeki pürüzsüz ve tertemiz yoldan ilerleyerek, Çanakkale'deki aksaklık nedeniyle biraz gecikmeli de olsa Cebel'imize vasıl olduk.

Cebel'de bizi, kalacağımız Royal Otel'in sahibi Rizvan Halil ağabeyimiz karşıladı.

Hepimize tatlı bir şiveyle "Hoşgelmişsiniz" diyerek tek tek elimizi sıktığında şaşırdım çünkü Bulgarca konuşan insanlarla karşılaşacağımı sanıyordum.

Ama bu düşüncenin ne kadar yanlış olduğunu fark etmem uzun sürmedi.

Güney doğu Bulgaristan'ın çoğunda olduğu gibi burası da bir Türk bölgesiydi ve soydaşlar tabi ki Türkçe konuşacaktı.

Üstelik programımızın belki de esas kahramanı olan Cebel Belediye Başkanı Bahri Ömer ve Rayhan Aga'dan dinlediklerimden sonra, yaşadığım şaşkınlık nedeniyle utandım doğrusu.

Çünkü burada yaşayan insanlar öz kimlikleri ve ana dilleri için canlarını, kanlarını vermişlerdi...

Özgürlükleri için çok ağır bedeller ödemişlerdi ve şimdilerde o özgürlüklerinin tadını çıkarmaya çalışıyorlardı.

Royal Otel'in Türk olsun, Bulgar olsun tüm çalışanları bizi o hoş şiveleri ve güler yüzleriyle karşıladı.

5 yıldızlı dev otellerde bulamayacağımız sıcak bir ortam sağladılar bizlere.

Gezimiz boyunca Başkan Bahri Ömer adına gönüllü olarak bizleri yalnız bırakmayan, çektiği yüzlerce fotoğrafı kullanmamız için bizimle paylaşan, her sorduğumuzu yorulmadan cevaplayan, icabında tekrar takrar anlatan ve yüzü bir kez olsun kırışmayan koca yürekli samimi adam Reyhan Mustafa Ferad'la da burada tanıştık.

Harika kahvaltımızı bitirdiğimizde, Bulgaristan gezimize vesile olan ve bizleri hafta sonu boyunca konuk eden Cebel Belediye Başkanı Bahri Ömer bizzat gelerek, her birimizle tanışıp el sıkıştı.

Avrupa'ya otomotiv yan sanayi ürünleri ihraç eden Kyashif (Kaşif) isimli fabrikayı ve Cebel Belediyesi'ni ziyaret ederken kendisiyle birlikteydik...

Bugünlük müdürüm Sedat'ı fazla sıkıştırmamak adına, Başkan Bahri Ömer'le yaptığımız programlar ve Cebel çevresinde Reyhan Mustafa Ferad'la yaptığımız muhteşem doğa gezilerini aktarmaya bir sonraki yazımda devam edeceğim...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner234