banner252

Karşılarına cihangir Asya ordularının en büyük komutanlarından biri olan Alparslan çıkmıştı.

İlk ordu arasında harp 26 Ağustos 1071 tarihinde bir cuma günü öğleden sonra Malazgirt ovasında başladı. Silahça üstün, askerce çok daha üstün, harp malzemeleri bakımından daha da üstün olan mağrur Bizans imparatoru, neye uğradığını bilememiş ve çok güvendiği askerî varlığı bir kaç saat içinde Türk cengâverlerinin yıldırımlar gibi parlayan kılıç şakırtıları arasında eriyip gitmişti. Diogenes; Alparslan’ın yaptığı her türlü barış teklifini küstahça reddeden bu mağrur imparator, esirler arasında perişan bir halde kendisini hakir gördüğü Türk Selçuk Sultanının karşısında bulmuştu.

Malazgirt muharebesi, şüphesiz Anadolu’nun kapılarını Türklere açmakla kalmamış, aynı zamanda dünya siyasî tarihinin mecrasını da Türklerin lehine olarak değiştirmiştir. Buradan yürüyüşe geçen Türk akıncıları önce İstanbul’da konaklamışlar ve sonra Avrupa ortalarına Viyana’ya kadar ilerleyerek, Hıristiyan toprakları üstünde çok güçlü bir dünya hâkimiyeti ve bir imparatorluk kurmuşlardır. Daha sonra da bu Türkler muhteşem bir medeniyetin Türk İslâm medeniyetinin yeni öncüleri ve temsilcileri olmuşlardır.

Zira Bizans ordusu Malazgirt Ovasında tamamen imha edildiği için Türk akıncıları artık ciddi bir mukavemetle karşılaşmamışlar ve Romanos Diogenesin ölümünden sadece iki yıl sonra Ege ve Marmara sahillerine inmişler, Üsküdar’dan İstanbul’u selâmlamışlar ve bütün Anadolu’da at koşturmuşlardır.

Büyük Taarruz da (tıpkı Malazgirt meydan savaşı gibi) 26 Ağustos 1922 tarihinde, hilâlin mücahit Türk askerlerine nazlı bakışlarla tebessümler ettiği ve ışıkları ile parlak zafer mesajları gönderdiği bir şafak vaktinde başlamıştır. Tekbir sedaları andıran Türk topları, düşman mevzilerine bir cehennem ateşi ve ölüm kasırgası yağdırırken, şehitlik mertebesine ulaşmak için çırpınıp duran Mehmetçik, sanki bir gül bahçesine gidercesine kendisini ölümün kucağına atıyor ve bir kartal gibi düşmana dalıyordu. Can cana, baş başa, diş dişe bir boğuşma başlamıştı. Böylece bir taarruz ve boğuşmanın ne harp tarihinde ne de başka bir milletin geçmişinde eşi ve benzeri vardır. Zira bir tarafta vatanı için çarpışan, bayrak din ve milletin azizliği gibi yüce gayeler için canını her an feda etmeye hazır olan Türk askeri, diğer tarafta ise emperyalist emellerin zebunu vahşi kurt sürüleri gibi Anadolu’nun harimi ismetine dalan ırz ve namus nasipsizi Yunan palikaryası vardı.

Kükremiş aslanlar gibi düşman mevzilerine çullanan Mehmetçik, süratle zafere doğru koşuyordu. 30 Ağustos günü Dumlupınar’da Başkomutanlık meydan muharebesi yapıldı. Düşman çevik Türk birlikleri tarafından kuşatılarak ona en ağır darbe vurulmuş oldu. Artık, Yunan ordusunun bir kere daha derlenip toparlanmasına imkân yoktu.

Böylece Batılı emperyalistlerin çok büyük ümitler besleyerek Türklerin üzerine gönderdiği bu çapulcular sürüsü bir kere daha Anadolu’nun harimi istetinde boğulmuştu. Çoğu kılıçtan geçirilmiş birçoğu ölmüş, bir o kadarı yaralanmış yine birçoğu da esir olmuştu. Hatta son anda Başkomutanlığa getirilen General Trikopis ile birlikte Yunan ordusunun önde gelen birçok üst rütbeli subayı da bu esirler gurubu arasında bulunuyordu. Yunan ordusundan kaçıp kurtulmak isteyen kılıç artıkları bozguncu askerlerde İzmir Körfezinde denize dökülmüştü.

İbret almayanlar için tarih bir tekerrürden ibarettir. Bu defa da tarih bir kere daha tekerrür etmiş, daha önce Romanos Diogenes ve ordusunun başına gelen felâketler; ne ilâhi bir tecellidir ki aradan dokuz asır geçtikten sonra şimdi kendilerini sözüm ona kokuşmuş Bizans’ın varisi sayanların, yani General Trikopis ve Yunan ordusunun başına gelmişti.

Kahraman Türk ordusunun bütün bir husumet dünyasına karşı kazandığı bu büyük zaferden bahsederken Atatürk daha sonra şöyle diyecektir; Bu meydan muharebesinin yapıldığı zamanda her sınıf askerlerimizin gösterdikleri gayret, kahramanlık her türlü takdirin üstündedir. Özellikle (bu kahraman) askerlerimizin Yunan ordusunun kalbine ve vicdanına verdiği korku çok daha önemlidir. O korku, o titreyiş ve dehşet… Bütün Yunan ordusuna da sirayet etmiştir. Bundan da öte bu korku ve titreyiş bütün Yunan milletine de geçmiştir… Netice olarak bu savaş Yunanlıların ve Rumların kalbini sindirmiştir. Bunun üzerine bu savaşa “Rum Sındığı Meydan Savaşı” demek çok daha uygun olacaktır.

Yine Atatürk bu büyük zafer hakkında şöyle demiştir. “Yüksek bir iftiharla şunu arz edeyim ki; bu hakareti yapan bir ordunun babalarından ve analarından ibaret olan milletimiz, bütün cihana karşı en yüksek saygıyı kazanmıştır. Artık milletimiz (bunun ile) korkusuzca iftihar edebilir. Ve ben böyle bir milletin aciz bir ferdi olmakla en büyük saadeti hissediyorum. Bu savaş meydanlarında emsalsiz kahramanlıklar ve çok yüksek bir zekâ (eseri) göstermiş olan subaylarımızın, erlerimizin en kahramanlarımızın her biri ayrı menkıbe, bir destan teşkil eden hareketlerini kemalle yükseltir saygı ve takdirle yâd ederim.”

İşte büyük zaferin Türk tarihi, Türk Milleti için ifade ettiği mâna kısaca budur. Türkler Malazgirt Meydan Muharebesi ile Anadolu’da bir vatan kurmuşlardır. Başkomutanlık meydan muharebesi ile ise bu mukaddes Anadolu topraklarının Türk Milleti ve son Türk Devletinin sonsuza dek Türk yurdu olduğunu ve onları buralardan hiç bir güç ve kuvvetin söküp atmayacağını bir kere daha bütün dünyaya ilân ve ispat etmişlerdir. Anadolu kim ne derse desin Türkün öz yurdudur.

NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner251

banner246