Dün gibi hatırlarım;

Televizyonun bu kadar kanala bulaşmadığı, programların hazırlanmasında kamu yarının gözetildiği günlerdi.

Açık oturumlar da belli bir üslup ve saygı çerçevesinde yapılır, yöneticiler konukları ile ağız dalaşına girmeyi akıllarına bile getirmezlerdi.

Programın her dakikası elle tutulabilecek kadar somutlaşan karşılıklı saygıyla örülürdü.

İzleyenler tartışmalardan sonra konu her neyse onun hakkında ziyadesi ile fikir sahibi olurlardı.

Tuzak kurmak, çemkirmek, beş dakika soru sorup neyi sorduğunu unutmak, oradan buradan belgeler bulup, bulamazsa uydurup birbirine yapıştırmak, birilerine yaranmak için akım derken yokum demek, araya zırt pırt reklam alıp muhatabın konsantrasyonunu bozmak, cep telefonu ile uğraşıp ‘ bunu da sor bakalım ne diyecek’ meali mesajları seçip seçip ‘şimdi merak ediyorum siz bir zamanlar süt içen bir kediye piissst demişsiniz bu doğru mu?’ gibisinden saçma salak sorular sormak filan hiç yoktu.

Oturuma katılan da oturumu yöneten de orada ne amaçla bulunduklarını gayet iyi bilirler, birbirlerinin gözünü oymak için fırsat kollamazlardı.

Yani işin bir etiği vardı.

Şimdi tetiği var.

Oturt hedefi karşına bas tetiğe Allah ne verdiyse.

Beşini ıskalarsan biri değer nasılsa.

Ama bir şartla;

Karşında ki zinhar senin çanağına yal koyanlardan biri olmayacak.

Mazallah yalsız kalırsın da bin kere fazla yalasan iflah olmazsın.

Eskiden açık oturumlarda konuşulanlar genellikle orada kalır toplumda ki yansıması pek hesaplanamazdı.

Millet atladığını, anlayamadığını, yanlış anladığını ertesi günkü gazetelerin manşetlerinden ve köşe yazarlarından okurdu.

Tabii o zamanlar manşetlerde gömlek manşeti gibi değillerdi. Ağırlıkları vardı, iç sayfalarda yazılanlarla desteklenirdi. Şimdi ki gibi koca puntolarla manşet atıp haber devamında alakasız iki satır yazmak ayıp sayılırdı. Köşe yazarları da köşe yazarları idi. En tarafgiri bile objektif satırlarından taviz vermez Sezar’ın hakkı Sezar’a deyimine uyardı. Tamamına yakının hokkasında sadece mürekkep olurdu. Yağdanlık icat edilmemişti.

Artık sosyal medya var.

İzleyici tepkisini anında koyuyor moderatör mi terminatör mü artık kimse o bu tepkiyi saniyeler içerisinde görüyor.

İşin komik tarafı gördüğünde suratının hali değişiyor, elini kolunu nereye koyacağını şaşırıyor izleyenler de gördüğünü rahatça anlayabiliyor.

Son günlerin modası Ekrem İmamoğlu’nu açık oturum ayaklarında canlı yayına çağırmak ve orada mümkünse canından bezdirmek.

Açığını bulacağız diye beş soruyu aynı anda sorup verilen yanıtı bekleyip dinlemeden ‘hımmm ben cevabımı aldım diyerek’ adayı töhmet altında bırakmak.

Ama yemiyor işte kardeşim.

İmamoğlu her türlü provokasyona karşı şerbetli.

Sevgili Canan Ekinci Yılmaz’ın deyimi ile üzerinde kir tutmayan, su durmayan hepsinin akıp gittiği Nanoteknolojik ürün gibi.

O gazeteci üstadları(!) sordukları sorulara dolanıp teker teker pes ediyorlar.

Kuyruğu dik tutup pes etmedim diyenler de pestil olmuş bir vaziyette ayrılıyorlar programdan.

Defalarca yazdım yine yazıyorum;

Ekrem İmamoğlu’nun en sağlam piar destekçisi iktidar ve onun yanlıları.

Uyguladıkları strateji ile adamı üç ayda tüm ülkeye ve dünyaya tanıttılar, şimdi de pekiştiriyorlar.

Millet maç izler gibi izliyor artık oturumları.

Geçen akşam verdiği her yanıttan sonra oleeeyy nidaları geliyordu balkondan balkona.

Hele 15 yaşında ki komşu oğlunun bir ‘’vurdu gol olduuuu’’diye bağırışı vardı ki ilgili ilgisiz herkesin dairesinden kahkahaların yükselmesine sebep oldu.

Dimyata pirince giderken eldeki bulguru kaptırmak bazı gazetecilerin hobisi haline geldi anlaşılan.(fobisi mi demeliydim yoksa)

Ancak burada atlanılan ciddi bir konu var.

O da bu tip açık oturumlardan sonra ahalinin aklında ne kaldığı ile ilgili.

Adaya kimsenin, Projelerinizin ayrıntılarını anlatır mısınız? Bunu hangi bütçe ile yapmayı düşünüyorsunuz? Vaatlerinizin kamuda bulacağı karşılığı hesaplayabiliyor musunuz? Kentin öncelikleri konusunda ilk üçünüz ya da beşiniz nedir? İstanbul’un öz kaynaklarının gereksiz yere savrularak heba edildiğini söylüyorsunuz bu konu da eliniz de ciddi kanıtlar var mı ve bunu nasıl önleyeceksiniz? (gerçi bunu asla soramazlar çünkü var. Mesela dedim)gibisinden kısa ve öz yanıtlanacak, yanıtın içerisinde bilgiyi de barındıracak sorular sorduğu yok.

Hani utanmasalar 1999 depreminde dahiliniz olduğuna dair söylemler var; bu konuda ne diyorsunuz diye bile soracaklar ama yukarıda ki ve benzerleri soruları asla soramıyorlar.

Aslında onlar da haklılar sormamakta.

Soruların yanıtları muhakkak surette biri yerlerde zülfiyare dokunacak.

Aman canım ne gerek var şimdi ciddi ciddi soru sorup yanıt almaya.

Hem bu açık oturum filan değil ki;

Açık (aranan) oturum

‘’Sahi siz vipe girmek için neden çemkirdiniz pardon ısrarcı oldunuz, bir yunan asıllı olduğunuzdan dolayı olabilir mi, Pontus ta kabulüm, hem zaten 1982’de kasaptan et alıp fiş te almamışsınız…’’

De gitsin;

Hem bakarsın bu defa sinirlenir basar sana kalayı,

Sende olayı kalaylı kalaylı köpürtebilirsin.

Bakalım Pazar günü açık oturum nasıl olacak?

Açık mı,yarı açık mı,açılıp kapanır mı yoksa açık aranan mı?

Gel de merak etme birader

Sitkom gibi…

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner234

banner246